11 Aralık 2010 Cumartesi

En Önemli Şey Sağlık, Gerisi Boş


Koşturmaca ile geçiyor günlerimiz. Çoğunlukla saçma sapan şeylere üzülerek ve kızarak.
Günüm yollarda sersefil olarak geçiyor.
Kaç senedir bu işi yapmaktan çok sıkıldım, zaten terfi şansım da yok, kariyerimin zirvesindeyim.
Beni artık sevmiyor mu? Neden aramıyor? Onu özledim.
Patronum neden öyle davrandı?
Çocuğum neden ödevlerini son ana bırakıyor?
Neden arabayı değiştirecek paramız yok?
Ev kredisinin bu ayki taksidini nasıl ödeyeceğiz?
Neden sevgilim yok? Neden yalnızım? Neden çocuğum yok? Neden neden neden??

Bomboş şeyleri kafamıza takıp duruyoruz, sırf üzülme duygumuzu tatmin etmek için.
Oysa gerçek üzüntü, gerçek sıkıntı , sağlık sorunlarıdır, bilinmeyen dertlerdir.
Annem der ki "Allah bilinmeyen dert vermesin". Vermesin ki hem de nasıl!!
Bilmiyoruz ki,sıradan insanlarız, mecburen doktorların her dediğine güvenmek zorundayız, başka çaremiz yok.
Küçük bir çocuk düşünün, hepimizin çocuğu gibi: neşe dolu, okul çağında, tek derdi "havanın güzel olması ve bahçeye çıkmayı istemek" olması gereken bir çocuk.
Bir hastalıkla mücadele ediyor. Nasıl bir hastalık olduğu belli değil, milyonda bir görünen cinsten. Neden gelip bu hastalık onu buldu? Bilinmez. Takdir-i ilahi.
Sık sık sesi kısılıyor, hiç duyulmaz oluyor. O uğursuz virüs boğazını sarıyor üzüm salkımı gibi tek tek.
Sesi çıkmıyor çocuğun.
Ameliyat masasına yatırıyorlar onu, boğazını temizliyorlar, yeniden sesi çıkıyor. Aradan 1 ay geçiyor. Hoppp, tekrar kesiliyor sesi. Oysa o bağırarak futbol oynamak istiyor, sesi olsun istiyor.
Doktorlarsa diyor ki "olabilecek en iyi şey, sesinin kısılması, dua edin ki sadece sesi kısılsın".
Nefes alamamak da var çünkü bu işin sonunda.
Ne olduğu bilinmiyor. Evet tıp çok ileri ama yine de bilmedikleri bir şeyler var doktorların ve biz mecburen onlara inanıyoruz . Her şeyin iyi olacağına, o küçük çocuğun iyileşeceğine inanmak zorundayız.
İnanıyoruz, napalım, elimizden gelen bir şey yok. Çaresizlik en kötü şey.



9 Aralık 2010 Perşembe

Firarperest - Dünyayı Görmeli

Elif Şafak'ın son kitabı Firarperest'i bayılarak okuyorum. İkişer sayfalık deneme yazılarını toparlamış, herkesin kendi hayatından bir parça bulabileceği bir kitap ortaya çıkarmış, yani yine döktürmüş.

Kitapta yer alan bir hikayeden bazı alıntılar yapmak istedim, bakalım bu hikaye size bir şey çağrıştıracak mı?

Vaktiyle çocukluğumun Ankarası'nda, durmadan konuşma ve hareket etme yeteneğine sahip ama bir o kadar da ketum ve sır saklayan bir kadınlar dünyasının içindeydim. Tüm bu kadınların kendi aralarında tıkır tıkır işleyen bir iletişim ağları vardı. Ne vakit birbirleriyle haberleşmek isteseler, biz çocukları ulak olarak kullanırlardı. Vızır vızır evden eve gider gelirdi ufak ulaklar, çoğu zaman taşıdıkları mesajların anlamını idrak edemeden. "Kıymethanımteyze anneannem dedi ki o mesele öyle değilmiş".

O vakit etrafımdaki kadınlardan en çok duyduğum nasihatleri sıralasam alt alta, listenin başında "Dünyayı görmeli" lafını yerleştirmek icap ederdi heralde. "Dünyayı görmeli" derdi, mahallesinden nadiren çıkan bu kadınlar. Sorsanız, dünya mutlaka gidip görülmesi gereken bir "şeydi" nazarlarında. Ama hangi yön, tastamam neresiydi?  Hangi ülkelere giderse insan "dünya" yı görmüş sayılırdı? Zamanla anladım ki, Doğu ya da Ortadoğu "dünya"dan sayılmıyordu. Onları görmek iyi hoş da, insanı başkalaştırmıyordu.

"Avrupa görmek şart" derdi kadınlar hep bir ağızdan. "Avrupa görmüş insanın hali başka"
Avrupa görünce bir başkalık çökecekti üzerimize.

Bu kadınların çoğu tatil mefhumundan yoksundu. Kimileri olsa olsa yazları çıkardı mahalleden. Ya memlekete, ya askeri kamplara, ya memur kamplarına, ya orta bütçeli devre mülklere... Hep aynı yerlere giderlerdi hep aynı şeyleri yapmak üzere. Tatile benzemeyen bu tatillerde, kadınlar normalden üç kat daha fazla iş yapar, yabancı yerde tanıdık bir düzen kurar, üç kat fazla yorulurdu. Yorgun dönülürdü tatillerden. Zaten o kadar meraklısı değillerdi bu gitmelerin.

Esas Türkiye'nin güneyini, kuzeyini, doğusunu, batısını değil, "dünya"yı görmek lazımdı.

8 Aralık 2010 Çarşamba

Mutsuzluk Üçgeni

Kimi zaman, insanlar arasında masum başlayan bir dialoğun nasıl bermuda şeytan üçgeni misali bir mutsuzluk üçgenine dönüştüğünü görüp hayretler içinde kalıyorum.


İşyerinde dün yaşanan bir olayda bunu bir kez daha tecrübe ettim.
Ayşe, bir süredir gece geç saatlere kadar çalıştığı için ofise öglene doğru geliyor.


Bizim ofis de malum dedikodu kazanı. Mete, Ayşe’nin gece geç saatlere kadar çalıştığından habersiz olarak sürekli işe geç geldiğini Müge’ye dert yanarak anlatıyor. “Bu Ayşe de bu aralar öğlene doğru geliyor, olacak iş değil” diyor.


Bunun üzerine iyi niyetli olan Müge; Ayşe’yi kenara çekip “Mete, her ortamda senin son günlerde işe geç geldiğini konuşuyor, dikkat et” diyor.

Gayet masumca olan bu uyarının devamı şöyle ilerliyor.

Ayşe, Mete’ye gidip “Sen benim arkamdan konuşuyormuşsun, gece geç saatlere kadar çalıştığımı bilmeden, öğlene doğru geliyor” diyormuşsun. “Bu yaptığın doğru değil” diyor.


Tabi Mete dumur oluyor ve yengeç oyunları ile “ben aslında öyle demek istemedim, şöyle demek istedim” filan diyerek lafı kıvırıyor ama olayı orada kapatmıyor, gidip Müge’ye çemkiriyor.

“Sana söylediğim şeyi neden gidip Ayşe’ye yetiştirdin, sana nasıl güvenebilirim” şeklinde Müge’nin üstüne gidiyor. Müge tabi haklı olduğuna inanıyor ve “ben Ayşe’yi uyardım, insanlar senin hakkında konuşuyor, geç gelme, geç geleceksen de haber ver ki dedikodu olmasın” dedim diyor.


Müge gidip Ayşe’ye “ben senin iyiliğin için seni uyardım, neden gidip Mete’ye yetiştirdin” diye kızıyor.

Sonuçta


Müge, Ayşe'ye kızgın, güveni sarsıldı. Mete'ye kızgın çünkü onun dedikoducu olduğunu düşünüyor.
Ayşe, Mete’Ye kızgın çünkü arkasından konuştuğunu öğrendi. Ayşe'ye kızgın değil, biraz mahcup.
Mete, Ayşe’ye kızgın, çünkü ona söylediği bişeyi hemen Müge öğrendi.


Bu 3 kişi de benim arkadaşım ve durduk yere olay kaos ve mutsuzluğa işte böyle çevrildi.

Basit konular böyle büyüyor, insanlar böyle kıl oluyor birbirine.
En iyisi sanırım istisnasız her konuda üç maymunu oynamak

1 Aralık 2010 Çarşamba

Arkadaşımın Arkadaşı Benim de Arkadaşım Mıdır?

Böyle tekerleme gibi bir başlık oldu ama ne zamandır içten içe sorduğum bir soru bu.

Genellikle farklı ortamlarda, yakın arkadaşlarımın arkadaşları ile biraraya geliyorum. Kimi zaman haftasonları buluştuğumuzda toplu hareket yapıyoruz, kimi zamansa iş yerinde molalarda takılmak durumunda kalıyorum.
Üzüntü ile itiraf ediyorum ki, bazı kişilere hiç ısınamıyorum. Sırf dostumun dostu olduğu için sevmem gerektiğini düşünmeme rağmen bir türlü kanımın kaynamadığı kişiler var. Hatta içten içe şaşırıyorum: dostum bu kişi ile nasıl yakın olabiliyor diye.
Sonuçta, benim elimde olmadan hayatıma girmiş insanlar bunlar ve sanki hep olacaklar gibi. Isınmayı çok denedim ama yok olmuyor, ısınamıyorum ve hatta bazen de kıl oluyorum :)
Buna rağmen görmek ve zaten az olan boş vaktimde rastlaşmak durumunda kalıyorum.
Yok yok bu konuya bir çözüm bulacağım, kimseyi de kırmadan :)

27 Kasım 2010 Cumartesi

Değişiyorum


Değişiyorum : Eskiden sadece ilkbahar ve yazı severdim. Sonbahar hüzün, kış mutsuzluk verirdi bana. Şimdiyse her mevsimin tadını çıkarmaya çalışıyorum. İlkbahar'da hafif esintili meltemin çiçek kokularını burnuma sürmesini, yazın sımsıcak güneş altında ısınıp denize atlamayı, sonbaharda yağmuru seyrederken kahve içmeyi, kışınsa ellerim buz kesmiş bir halde açık havada donarak çay içmeyi seviyorum.


Değişiyorum: Eskiden yalnız başıma bir restoranda oturmak, yemek yemek ütopyaydı benim için. Hep birilerine ihtiyaç duyar, yalnız dolaşmayı sevmezdim. Şimdiyse hayattan en çok çaldığım anlar, kendi başıma dolaştığım, kitap seçtiğim, mağaza gezdiğim, kahve içtiğim anlar oldu.


Değişiyorum: Eskiden haftasonları annemle vakit geçirmeye bayılmazdım, 1-2 saat ancak hoşuma giderdi, hemen arkadaşlarıma kaçmak isterdim. Şimdiyse annem en iyi arkadaşım oldu, onunla olmak, hiç konuşmadığımız zamanlarda bile beni anladığını bilmek, onunla geçmişi, geleceği, güzel günleri konuşmak en büyük zevkim oldu.


Değişiyorum: Çünkü yaşlanıyorum ve mecburen yaşlanmanın tadını çıkarmaya çalışıyorum.

26 Kasım 2010 Cuma

Anket Mim'i

Sevgili Minimalist beni mimlemiş, bu sorular lise çağlarında yaptığımız anketleri çağrıştırdı bana, cevaplarımı düşüne düşüne yazdım :)

1-En sevdiğiniz kelime: Heyecanlanmak
2-Nefret ettiğiniz kelime: Şu aralar "anammmm" kelimesine kıl oluyorum ama bu sürekli değişiyor
3-Ne sizi heyecanlandırır: Seyircilerin önünce şarkı söylemek :)
4-Heyecanınızı ne öldürür: Umutsuz ve ruhu çekilmiş insanlar
5-En sevdiğiniz ses: Dalgaların sesi
6-Nefret ettiğiniz ses: Trafikte korna sesi
7-Hangi mesleği yapmak istemezsiniz: Doktor
8-Hangi doğal yeteneğe sahip olmak isterdiniz: Şarkıcı
9-Kendiniz olmasaydınız kim olmak isterdiniz: Bilmem ki, böyle bir hedefim yok sanırım, kendim olmak güzel bence.
10-Nerede yaşamak isterdiniz: İstanbul'da yaşamasaydım, Paris'de yaşamak isterdim
11-En önemli kusurunuz: Çok heyecanlı olmak
12-Size en fazla keyif veren kötü huyunuz: İçki içmeyi sevmek
13-Kahramanınız kim: Kararlı olan tüm insanlar
15-Şu anki ruh haliniz: Umutlu ama biraz korkak
16-Hayat felsefenizi hangi slogan özetler: "kimseyi yargılama, sadece yaşa"
17-Mutluluk rüyanız: dalgalar sahile vururken yanımda sevdiğimle huzur içinde kumsalda yürümek
18-Sizce mutsuzluğun tanımı: Çocuğunun sağlıksızlığı
19-Nasıl ölmek isterdiniz: Acı çekmeden
20-Öldüğün zaman cennete giderseniz Allah’ın size ne söylemesini istersiniz? Cennete gidersem Allah'ın bana "hoşgeldin evine" demesini isterim.

Ben de ilk blogger dostum Harikalar Diyarı'nda yaşayan Seda'yı mimliyorum.

22 Kasım 2010 Pazartesi

Bebe ile Tatil


Bebeği olduğu için yerlerinden kıpırdamak istemeyen arkadaşlarımı ayıplardım içten içe.

Ne de olsa, Avrupa'da minnak bebeleri ile gezen bir çok anne-baba görmüştüm ve kararım kesindi: benim de bir gün bebem olursa, onu yüklenip sağa sola gidecektim, gezmemden hiç fedakarlık etmeyecektim.

Bence arkadaşlarım abartıyordu, bebekle gezmek ne kadar zor olabilirdi ki? Baştan öyle alıştırdım mı hep böyle giderdi, her yere çanta gibi taşırdım sabiyi.

Gel gör ki iş o kadar basit değilmiş, özellikle benim gibi tatilde ruhen ve bedenen dinlenmek isteyen biri için.

Burada bahsettiğim 6 ay-12 ay arasında bulunan bir bebek, yani yemek yiyen ve pıtır pıtır emeklemeye başlamış bir canlı türü :)


Bayram tatilinde, güzel havadan istifade etme düşüncesiyle, 2 günlüğüne İstanbul yakınlarında sakin bir bölgeye attık kendimizi.


O tatilin izlenimlerini paylaşmak istiyorum:

Bir kere bebekle tatile gidince, kesin olarak öncelik onun ihtiyaçlarına verilmeli; o acıkınca yemeği yedirilmeli, uykusu gelince uyutulmalı, altı kirlenince değiştirilmeli. Çünkü bebeğin ihtiyaçları karşılanmadan kendi ihtiyaçlarını karşılayamıyorsun. "Amannn rahat olayım, bebek kenarda dursun, bugün de geç yesin ya da uyumasın" gibi düşüncelerin sonunda bebek "deli bebek"oluyor ve ne yediğinden anlıyorsun, ne içtiğinden.


Bebeğin ihtiyaçlarını karşıladıktan sonra kalan zaman senin zamanın oluyor ama bu zaman dilimi gerçekten çok kısa.

Şehirde normal hayatında da bu durum böyle, ama normal yaşamında zaten bunu bilerek yaşıyorsun, yani beklentin yok. Oysa tatilde hedefin dinlenmek, yani normal yaşantının dışına çıkmak. Normal yaşantının dışına çıkamayacaksan o tatil midir? sorarım.

Bebek ne kadar uslu olursa olsun, emekleme çağındaysa sürekli yerde tepinmek istiyor ve bunu sağlayacak ortam yoksa da canı sıkılıyor.


Bir de tabi "yerini yadırgama" durumu var, geceleri fena uyumayan bebek, aniden gece boyunca 6 defa uyanır hale geliyor, dolayısıyla sabah kalktığında, daha doğrusu gece bittiğinde dövülmüş gibi oluyorsun, motivasyonun kalmıyor.


Tüm bunlara rağmen çok tatlı oluyorlar, o kısmı apayrı.
Neyse 2 günün sonunda kazasız belasız döndük, bir hava değişikliği oldu en azından.

Ama ben şunu anladım: Bebekler düzen istiyor, düzenleri bozuldu mu şaşırıyorlar. Eğer yemeğini yemesini, uyku saatlerini kaçırmasını dert etmiyorsanız sorun değil, ama aç kaldı bu çocuk diye üzülüyorsanız içten içe, işte o zaman bebekle tatil akıl işi değil.

Hepsinin yanısıra, bebekle tatile gidip "dinlendim" diyen biri varsa doğru söylemiyordur, senede 2 gün de olsa yalnız tatile gitme taraftayım günün sonunda.

20 Kasım 2010 Cumartesi

Çocukluğumun Bayramları

Bayram sabahı heyecan içinde uyandım, hemen kardeşime seslendim, baktım o da uyanmış.
Büyük bir telaşla tartışmaya başladık: bakalım bayram harçlıklarımızla istediğimiz barbie bebeklerden satın alabilecek miyiz?

Benim için bayram demek, güzel giyinip, anneannemlerin evine gitmek, orada tüm akrabaların toplanması, güzel yemekler yenmesi ve tabi harçlık toplamak demek.

Yıllardır bayramın ilk günü aynı şekilde geçiyor, saat 13:00 civarlarında anneannemlerin evinde toplanıyoruz, teyzemler, kuzenlerim, anneannemin kardeşi, kocası, çocuğu tüm aile oradayız.
Heyecan içindeyim, acaba ne kadar harçlık toplayacağım?? Derken yavaş yavaş büyükler cebimize para sıkıştırmaya başlıyor, her hasılat sonrası çocuklar arka odada toplanıp elindekini sayıyor. Ohh bu sene de güzel toplamışız, harika, ama keşke Ayfer Teyzeler de gelseydi bu bayram, onlar çok zengin, çok yüksek harçlık veriyorlar, neyse napalım.

Sonra masaya oturuyoruz, acıkmışız, her bayram aynı yemekler var sofrada: ev yapımı su böreği, zeytinyağlı yaprak sarma, çerkez tavuğu, turşu, salata, kuşbaşı et ve pilav.
Tatlı olarak da revani, kabak tatlısı ve bizlerin getirdiği baklava, çikolata filan. Bu yemeklere bayılıyorum.

Yemek sonrası, büyükler kahve içiyor, biz çocuklarsa arka odaya gidiyor, koltukların üstünde zıplıyoruz. Bazen koltuklaın mindelerini yere indiriyor ve yerde zıplıyoruz, odanın içinde şuursuzca koşuyoruz, birbirimizle itişiyoruz, delice eğleniyoruz, hepi topu 4 çocuğuz: ben, kardeşim ve teyzemin iki oğlu.

Sonra gün bitiyor ve herkes evine dönüyor.

Ben çocukken kurban bayramı sendromu yaşamadım.
Neden bilmiyorum ama hiç kurban kesmezdik, belki de keserdik ama böyle arka bahçede filan değil. Bizim orada- Göztepe'de, kurban kesenler olurdu, hatırlıyorum, hatta annem derdi ki "kurban bayramında mutlaka yağmur yağar, kanlar aksın ve yerler temizlensin diye".

Eğer İstanbul'daysam, bayramın ilk günü hala aynı geçiyor, hala aynı insanlar, aynı yemeklerle geçiyor. Bu kez, yemek sonrası arka odaya gitmek yerine ben de kahve içiyorum büyüklerle birlikte.
Uzun ömürlü olsun canım anneannem, bir gün o bu hayattan gidince en çok bu bayramları arayacağım.

13 Kasım 2010 Cumartesi

İstanbul'un Sözcüğü

"Sonra, İngilizce, İtalyanca ve vücut dilinin karışımıyla, her şehrin, onu ve orada yaşayan birçok insanı tanımlayan bir sözcüğü olduğunu açıklamaya devam etti. Eğer herhangi bir yerde, yanından geçmekte olan insanların düşüncelerini okuyabilirsen, birçoğunun aynı düşüncelere sahip olduğunu görebilirsin. Çoğunluğun düşünmekte olduğu şey her neyse, işte o, şehrin sözcüğüdür. Ve eğer senin kişisel sözcüğün, şehrin sözcüğüyle örtüşmüyorsa, o halde, sen gerçekten de o şehre ait değilsin demektir."

Roma'nın sözcüğü "SEKS", NewYork'un sözcüğü "ELDE ETMEK", Napoli'nin sözcüğü ise "KAVGA" imiş.

Peki sizce İstanbul'un sözcüğü ne?
Bence İstanbul'un sözcüğü "TUTKU"


Not: "Ye Dua Et Sev" kitabından yaptım bu alıntıyı.

11 Kasım 2010 Perşembe

İşin Ömrü 5 Yıldır


"Zamanımı, beni sevdiğinden emin olduğum insanlarla geçirmek istiyorum" dedi.


Her işin 5 yıl ömrü olduğuna inanıyor.


Bunun ilk 1 yılı işi öğrenmekle geçiyor, iş arkadaşları ile kaynaşıyor. Yaşasın diyor, burası ne güzel bir şirket, bu insanlar ne kadar kafama göre insanlar. Yılın sonlarına doğru samimiyet artıyor, iş çıkışı bi tek atmaya bara gidiliyor, sabahları herkes heyecan içinde buluşup kahvaltı ediyor. İlişkiler taze, yeni sevgili gibi tüm iş arkadaşları.

İşi de çok seviyor, öğrenecek bir sürü konu var, hevesli, gayretli ve heyecanlı.


Sonraki 2 yıl işini keyif alarak yaptığı dönem. Bu dönemde ilişkileri derinleşiyor. Arkadaşlarını tanımaya başlıyor, güçlü yönlerine hayran oluyor evet, ama zayıf yönleri olduğunu da görüyor herkesin. Kötü özelliklere, dedikodulara, egosu olan kişilere tahammül ediyor, ilişkilerini bozmuyor. Olsun diyor, herkesin kusurları vardır.

İşi iyice öğreniyor, daha rahat yapmaya başlıyor.


4.yıl ise hafif hafif sıkılmaya başladığını hissediyor. Arkadaşları aynı insanlar ama kötü özellikler artık gözüne batıyor, alttan almak istiyor, alamıyor, alamadığı için geriliyor. İnsanlara sabrı kalmamış. İş desen o da sıkıcı, sıkıcı çünkü artık işi iyi biliyor , 40 yıllık evli çift olmuş işiyle. İşteki stres beynini yiyor, motivasyon nedeni de kalmamış. Ama içten içe emin olamıyor, ya diyor geçici bir dönemse, ya yeniden bağlanırsam işime, ya yeniden seversen iş ortamını.

Harekete geçmek kolay değil, üzerine yılların yükü binmiş, öylece duruyor içinde bir taşla.
5.yıl ne olacak kimse bilmiyor, henüz 4.yıldayız.

Ama ne olursa olsun, onun için iyi olsun, hayırlısı olsun, çünkü o dinlemeyi bilen, sırdaş, heyecanlı, birazcık panik, detaycı, duygusal, tutkulu, sonuç odaklı, yaşama bağlı arkadaşım benim...


7 Kasım 2010 Pazar

Küçük Mutluluklar


Öncelikle farkındayım, bu yazı çok Haşmet Babaoğlu kokuyor.

Sık yaptığım, zevk aldığım, yaşadığımı hissettiğim mutluluk anlarımı düşündüm bu akşam.

Yazarken yeniden yaşamak istedim, işte ilk aklıma gelenler:


Pazar akşamı 19:00 civarlarında bonfile pişirirken kırmızı şarap içmek

Sahilde, sessizlik içinde bir kayanın üzerine oturup boş boş denize bakmak

Kış sabahı, mesai öncesi dışarda kahvaltı yaparken, soğuktan donmak, sıcak çayı tutarak ısınmaya çalışmak

Haftasonu kahvaltı sonrası, pişirdiğim filtre kahve kokusunun tüm eve yayılması

Bahar gelince balkonda kahvaltı ederken güneşin panjurların arasından gözüme gelmesi

Sevdiğim şarkıyı dinleyerek evde dans etmek

Minik yavrumun karnına başımı koymak ve onun gülmesi



Belki biraz daha düşünsem daha çok şey yazarım ama bir kez de düşünmeyeyim!

2 Kasım 2010 Salı

Umudumu Kırma

Havalar erken aydınlanıyor, pastırma yazı gelmiş, sabahın köründe güneş parlamış.
Neşe içinde çıkıyorum evden bu sabah. Sanki işe değil de, geziye gidiyorum.
İçim pır pır, güneş arabaya giriyor, hava mis gibi.
Mutluluktan uçuyorum sabah sabah.
İşe gidiyorum, kahvemi alıyorum, yerime oturuyorum.
Tüm kata neşe günaydınları savuruyorum. Benim gülen yüzümü gören arkadaşlarım ayrıca motive oluyorlar, "oh ne güzel gülüyorsun, içimizi açtın" diyorlar.
Toplantıları girip çıkıyorum, bir sürü gereksiz insanla muhatap oluyorum ama olsun hava güzel, hava temiz, ben mutluyum ya.
Sonra o uğursuz mail geliyor. İçime bir yumru oturuyor, gitmiyor.
Hava güneşliymiş, pastırma yazı gelmiş, yarın evde olacakmışım hiç önemi kalmıyor.
Sadece sıkıntı, sadece huzursuzluk kalbimi kemiriyor.
Yıllar boyunca güven ilişkisi kurduğumu sanmama rağmen aslında kuramadığımı görmenin hayalkırıklığı mı, yoksa iş yaşamında sevdiğimi sandığım ama çıkarları çatışınca aniden pençelerini geçiren kişileri tanımanın verdiği üzüntü mü?
Hangisi olursa olsun farketmiyor artık benim için.
Çıkıyorum işten, sabahki neşemden eser yok, gözlerim dalgın, umudum kırık.
Kendimi toplamak, yeniden umutlanmak için, düşünmemek için bir kadeh beyaz şarap ısmarlıyorum kendime.
Bugün de böylece bitiyor.

1 Kasım 2010 Pazartesi

Çeneni Tut


Kendi kendinize "çeneni tut, söyleme" demenize rağmen, ağzınızdan kaçıveren sözler oluyor mu hayatınızda?

İstemesem de benim oluyor.

Çenemi tutacağım, bu kez söylemeyeceğim desem bile, sokma akıl bir yere kadar gidiyor, yine ağzımdan istemediğim cümleler çıkıyor. Sonrasında üzüntü, neyse bir daha söylemem kararı ve sıkıntı havada uçuşuyor.

İmreniyorum konuşmadan önce iki kez düşünen insanlara, benim için onlar birer ermiş.

Ama benim düşüncelerim aklımda o kadar hızla uçuşuyor ki, bir düşünceden diğerine geçiyorum hemencecik. Ben durup da düşünene kadar, bir sonraki adımı yaşıyorum, sonrasında bir bakmışım "hooppp" ağzımdan sözler dökülüvermiş.

Hiçbir şey için mola veremiyorum, durup sakince düşünüp sağlam kafayla karar veremiyorum, her işimde bir telaş, bir acele var. Hayat hızla akıyor sanki ellerimden. Bu telaşenin ortasında sözcükler de panik halinde çıkıveriyor.

"Biran önce aradan çıksın" zihniyetim istemediğim şeyler söylememe neden oluyor.

Yavaşlık istiyorum ama trafikte değil, kafamda...

25 Ekim 2010 Pazartesi

Görmek İstediğim Gibi


Dünya, ben nasıl görmek istiyorsam öyle...


Havayı güzel görmek istediğimde, hava mis gibi, soğuk da olsa şeker gibi, sıcak da olsa şeker gibi, yağmur da olsa şeker gibi.

İşimi iyi görmek istediğimde, işim on numara.

Şehri huzur dolu görmek istediğimde, burası bir cennet.

Arkadaşımı duyarlı görmek istediğimde, o en empatik kişi.

Saçlarımı pırıl pırıl güzel görmek istediğimde saçlarım harika.

Geleceği parlak görmek istediğimde, gelecek umut dolu.

Kendimi şanslı görmek istediğimde şanslıyım.

Mutlu olmak istediğimde mutluyum.

Öfke, umutsuzluk, gerginlik, endişe, tüm bu olumsuz duygular ben istediğim için var.

E madem öyle, istemesem bu duygular olmaz mı?
Hayat bu kadar kolay olabilir mi?

19 Ekim 2010 Salı

Küçük Lüks Şeyler

Bazı ufak şeyler (veya hangi açıdan baktığına bağlı olarak büyük şeyler) yaşam kalitemizi artırır, bizi bizden alır bir adım yukarı taşır. Bunlar için çok büyük paralar harcamanız gerekmez büyük olasılıkla, ama yine de edinilmesi zordur, şartların değişmesi gerekir. Mesela;

Evinin işine yakın olması: İstanbul'da doğup büyümeme rağmen, her gün ayrı şoka giriyorum. Ne büyük bir şehir burası, gidiyorsun ve bitmiyor. Gebze-Beylikdüzü arasında yaşayıp/çalışan insanlar var. İşte böyle düşününce kendimi Paul Auster'in "Son Şeyler Ülkesinde" ki gibi hissediyorum. Böyle yönetilmesi imkansız bir durumun içerisindeyiz. Ömrümüz yollarda tükeniyor, olumlu bir insansan; yolu uyuyarak , kitap okuyarak veya müzik dinleyerek geçiriyorsun ve mutlu olma gayreti içine giriyorsundur. Bu yaşam şartlarında işinle evinin arası 15 dakika sürüyorsa bil ki şanslısın. Hatta dur dur yanlış söyledim, bil ki çok şanslısın.

Evinin asansörlü olması: Her gün merdivenle 5 kat inip çıkmıyorsan, eşya taşımak senin için bir işkence değilse, sürekli Kangurum.com'dan sipariş vermek durumunda değilsen bil ki çok lüks bir hayatın var. Evet evet gerçekten lüks.

Bense bu açıdan bakınca gayet sefil bir yaşam sürüyorum, evimin işime yakın olacağı, pııttt diye asansörle yukarı çıkacağım günleri hayal ediyorum. Tabi bu konuda hiç aksiyon almıyorum o ayrı, ama gün gelip aksiyon alacağımı biliyorum, umut ediyorum

16 Ekim 2010 Cumartesi

Rol


Kadınlarla erkeklerin temel farklılıklarından birini anlatmıştı bir arkadaşım:
Bir erkeğe, bir sorun anlattığımızda mutlaka bir çözüm üretmeye çalışırken, bir kadın sadece dinlermiş. Bir kadın için o sorunun paylaşılması, sadece "paylaşma amaçlı" iken bir erkek için "çözüm üretme" amaçlıymış.

Bu lafın üzerine kadınlarla erkeklerin soruna karşı tepkilerini ölçmeye, belleğime kaydetmeye başladım. Çoğu kez de bu tezin doğruluğunu gördüm. Mesela bana bir sorun anlatıldığında, eğer "nasıl çözmeliyim?" diye sorulmuyorsa, demek ki sadece dinleyip, kendisini rahatlatmam için anlattı diye düşünüp fikrimi beyan etmem. O anki anlatış tarzından, nasıl bir ihtiyaç sonucunda bana anlattığını düşünür ve ona göre hareket ederim.

Oysa eşime bir sorun anlatıldığında illa ki bir çözüm üretmeye çalışır, hatta üretemiyorsa morali bozulur, bende bu sorunun çözümü yok bile diyebilir.

Erkeklerin bu şekilde davranmalarını benimsedim, kadınlarınkini de benimsedim.
Benimseyemediğim ise beklediğimden farklı davranan kadınlar, erkekler.

Mesela tanıdığım bir kadın, erkek gibi mübarek :)
Kendisine bir paylaşım yaptığımda, amacım çözüm önerisi dinlemek olmasa da, hemen çözüm bulmak için kendini paralamaya başlıyor ve işte ben tam da bu noktada çok sıkılıyorum.

Laf olsun diye ona anlattığımı, aslında çözüm beklemediğimi filan geveliyorum ama anlatma hevesim de kaçıveriyor.

Sanırım insanlara bazı roller biçiyorum ve o roller çerçevesinde oynuyorum. Beklediğim rol oynanmayınca da sinir oluyorum.

6 Ekim 2010 Çarşamba

Ben Böyleyim


İş yerinde yeni işe başlayan kişiler benim "soğuk", "havalı", "mesafeli" ama bir o kadar da "güçlü" olduğumu söylüyor kanka olduktan sonra.

Hiç göründüğü gibi değilmişim. İlk başlarda mesafeli duran, ayrıca halim tavrım nedeniyle havalı görünen, kısacası artizz diyeceğimiz bir halim varmış.

Bu nedenle ilk başlarda bana yanaşmaya çekinmişler. Ama zaman geçtikçe, gerçek beni tanıdıkça, aslında hiç göründüğüm gibi olmadığımı, samimi, içten, sıcak ve kendi çapımda komik olduğuma kanaat getirmişler.

Bizim bölümde kim işe başlasa bir süre sonra bana bu cümlelerle geldi, gerek içki masasında, gerek çay sefası esnasında itiraf.com modunda takılırken bu düşüncelerini öğrendim arkadaşlarım.

Sonra da hep düşündüm, "neden böyle düşünüyorlardı?" diye.
Sanırım buldum: ben insanlarla kısa sürede samimi olmayı sevmiyorum, sanırım kırılmamak için ilk başta uzak duruyorum, mesafe koyuyorum. Bu nedenle de ilk tanıştığım zaman genelde kişilerin kötü yanlarına konsantre oluyorum, uzak duruyorum, bekliyorum.

Zamanla yakınlaşıyorum, zamanla kalbimi açıyorum. Ama bir kez de güvendim mi, kalbimi açtım mı, bir daha kopmuyorum, o kişiye yapışıveriyorum. Ondan sonra yakalarına yapışıyorum, seviyorum, konuşuyorum, dalga geçiyorum falan.

Neyse işte ben de böyleyim, sanırım bu özelliğimle yaşamaya devam edeceğim.

Bu yazı nereden mi aklıma geldi? Bizim bölümde yeni bir çocuk işe başladı, muhtemelen farkında olmadan çocuğa öküz gibi davranıyorum, bakalım ne kadar zaman sonra bana bu cümlelerle gelecek??
Not: Tabi arkadaşım olamayacak biri olduğunu düşünürsem hiçbir zaman bu cümleleri kurmayacak, hep soğuk olduğumu düşünecek ama ben bunu hiç umursamayacağım.
Du bakalım!

30 Eylül 2010 Perşembe

Bu Mudur İş Hayatı??

Her yer sıra, her yer insan.

Delirivereceğim ve asansör sırasında kıyafetlerimi yırtıp yaka bağır açık hale koşacağım diye allah muhafaza korkmaya başladım.

Sabah kilometrelerce yol gidiyorum, yol önümde uzuyor, elektrik direklerini, çirkin binaları, arabaları geçiyorum, güç bela iş yerine atıyorum kendimi. O da ne, kahvaltı etmek imkansız, öyle bir sıra var ki, lanet olsun, sakin ol diyip yukarı çıkıyorum.

Öğlen 12:00 olmadan stres içinde yemek sırasına iniyoruz, bekle bekle, en sonunda 2 kap yemeğimi alıyorum ama tabi ki salata alamıyorum. Neden? Çünkü salata sırası yemek sırasından da fazla nedense. Bekleyerek içim şişiyor. İçim şişmesin diye beklemiyorum, neyse diyorum salata-yoğurt filan neyine.

Hadi bir şekilde yemeğimizi yiyoruz, ardından bir kahve, çay içmek istiyorsun. Ama yok daha neler, sıra bekleyecek bir fedakar yoksa aramızda, çay kahve içmenin imkanı yok. En iyisi çıkıp biraz dolaşalım diyoruz.
Akşamı hiç anlatmayayım: dur kalk dur kalk, yol uzun, trafik berbat, ayaklar yorgun, sabır bitmiş çünkü bütün gün bir sürü gereksiz insanla uğraşmışsın , umutsuzluk had safhada.

Şimdi ben şunu anlamıyorum, neden bu hayatı çekiyorum? Neden bu sıralarda bekliyorum?
Yıllar boyunca bu günleri yaşamak için mi okudum ben? Bunun için mi bin tane okula gittim, lisan öğrendim, çalıştım ve gerçekten çalıştım? Bu sıkıntıyı niçin yaşıyorum? Bu kadar çaresiz miyim?

Yoksa para denen kulun kölesi mi olmuşuz topluca?


Gariptir insanoğlu, neler yaratmış?
Yaratttığı her bugün, dünü aratmış
Aklı ile her şeyin sırrını bulmuş
Kendi yarattığı kulun kölesi olmuş
Ayy para, para, para,
ille de para para
Varlığı bir dert, yokluğu yara

27 Eylül 2010 Pazartesi

Film Ekimi


Ben öyle çok da fazla etkinliğe giden bir tip değilim, hep gidenlere heves ederim, bir özenti durumum vardır.

Ama İstanbul'daki film festivallerini hiç kaçırmam. Belki de şansıma bilemiyorum, hep beynime kazınan, kalbime işleyen filmler buldum bu festivallerde.

Ekim'de Film Ekimi, Şubat'da İf Bağımsız Film ve tabi Nisan'da İstanbul Film Festivali'nden mutlaka birkaç filme biletimi alırım.

Hatta son dönemde yaygınlaştığı gibi İstinye Park gibi sinemaları özellikle seçmem, Atlas, Emek gibi eski Beyoğlu sinemalarını tercih ederim.

Evet, Film Ekimi 8-14 Ekim tarihleri arasında Beyoğlu, Atlas ve Cinebonus Maçka sinemalarında biz sinemaseverlerin karşısında olacak.

Detaylar: www.iksv.org/filmekimi_2010 adresinde, biletler Biletix'de.

Gidin, görün, eğlenin.

26 Eylül 2010 Pazar

Emek

Birini veya bir şeyi sadece "öyle oldukları" için mi severiz? Hiçbir şey, hiçbir insan nedensiz sevilir mi???
Bilemiyorum, belki sevilir ama benim için bir gerçek var ki, o da sevgimin emek ile büyüdüğür.
İnsanlar çocuklarını içlerinden geldiği için seviyorlar. Kimse bu sevgiyi sorgulamıyor, çok boyutlu bir sevgi bu. Boyutlardan biri de işte o "emek". Emek harcadıkça, yoruldukça daha çok seviyorsun çocuğunu.
İşini, evini, hayatını, sevdiğin kişiyi hep harcadığın emekle doğru orantılı olarak seviyorsun, sevgin artıyor.
Ama tabi emek ile anlamsız didinmeyi kasdetmiyorum. Karşılıksız çaba ve didinme bir yere kadardır çünkü, sonu yoktur.
Böyle başı sonu belli olmayan ama anafikri emeğin önemi olan bir yazı oldu bu.
Ne de olsa işçiyim, emekçiyim.

6 Eylül 2010 Pazartesi

Sular Seller Gibi Ezberlerim


Bu aralar Merkür'ün etkisinden midir nedir, saçma sapan şeyler yaşıyorum. Bir yandan da eski günlere gidip geliyorum, o da Merkür'ün etkisinden olabilir mi :)
Öğrencilik yıllarımda nasıl olduğum aklıma geldi geçende, daha doğrusu kalabalık bir ortamda konuşurken, birden Varna Savaşı gündeme geldi ( ne alaka demeyin, konu konuyu açtı, o esnada biri de "aaa Varna Savaşı olmuştu o bölgede" dedi)

O esnada farkettim ki, Tarih demek, ezber demekmiş benim için.

Eğitim sistemi nasıl bir saçmalıkmış ve ben nasıl bir ezberciymişim. Hatırlıyorum, tarih sınavlarından önce oturur, önemli satırların altını çize çize, tekrarlaya tekrarlaya ezberlerdim. Ezberleyemeceğim kısımlar için de kopya yazardım, sinsince bakardı sınavda :)

Tabi sınav biter bitmez hemencecik unutuverirdim, bu arada Tarih notlarım da gayet iyiydi.

Ama sorsanız ne hatırlıyorsun diye: Neredeyse hiçbir şey diyebilirim.

Mesela tarih hocamız sınavda şunu sorardı: "Erzurum Kongresi'nin maddelerini yazın".

Burdan kendisini sevgiyle anıyorum da böyle soru mu???

Böyle soru sorulunca ya kopya çekersin, ya ezbere yazarsın ama bütün resmi göremezsin, hiçbir şey anlamazsın.

Sadece Tarih'i değil, ezberlenecek ne varsa hepsini ezberlerdim. Mesela Coğrafya, mesela Vatandaşlık Bilgisi, mesela Milli Güvenlik.

Bu benim suçum değildi, öğrencileri ezbere iten düzenin suçuydu.

Sonuçta ne oldu?? Ben Tarih'den nefret ettim, oysa şimdi boşluklarımı İlber Ortaylı, Turgut Özakman vs. okuyarak doldurmaya çalışıyorum ama nafile.

Oysa okul yıllarında büyük dünya resmini belletselerdi ya bize. Hikayelerle süsleyerek anlatsalar, neden-sonuç ilişkilerini anlamamızı sağlasalar ne olur?

Yok ama; biz; düşünme, sentez yapma, sonuç bulma nesli olarak yetişmedik. Ezbere dayalı öğrenim sisteminin parçası gençler olarak büyüdük. Gerçi haksızlık da etmemeyim, çok farklı hocalarımız da vardı, hatta burada M.Abhudaram'ı sevgiyle anıyorum, bize derdi ki "Ezbere bilmek, bilmek değildir." Kendisi Fransız Edebiyatı anlatırdı.

Diğer yandan içimden bir başka ses de şunu diyor: Zaten o yıllarda aklımız o kadar havadaydı ki, hoca derste hikayeler anlatsa sanki dinleyecektik, hepimiz kendi hikayemizi yaşıyorduk o dönemde, kafalar binbeşyüz.

Neyse sonuçta ben bu işlerden anlamam dedim ve mühendis oluverdim.

31 Ağustos 2010 Salı

Ege'nin İki Yakası: Çok Uzak, Fazla Yakın


Geçenlerde, Yunan vatandaşı olan ama aslen Türk bir arkadaşımla konuşuyorduk.

Yunan'lı ve Türk'ün farkları, ortak yönleri, nedir, ne değildir diye uzun uzun tartışıldı ortamda. Ben genelde sakin kaldım, konuşulanları dikkatle dinledim, herkes ne düşünüyor iyice anlayayım dedim.

Hepimiz, Yunan'lı ve Türk'ün kardeş olduğunu, aynı topraklarda yüzyıllarca birlikte yaşadıkları için aynı kültürün bir parçası olduğunu düşünüyoruz.

Hem kardeşiz, hem de kardeşimize düşmanız, bir garibiz hepimiz. Bu konu hepimiz açısından netti o gece.

Peki ya farklarımız?

Aslında çok farkımız var bu arkadaşıma göre:

Bİr kere Yunan'lı çok tembel, sırtını Avrupa Birliği'ne dayamış, yan gel yat modunda takılıyor. Devlet daireleri 14:30 dedin miydi kapanıyor ve halk yatışa geçiyor. Siesta, fiesta derken, deniz kıyısındaki şehirlerde direk plaja, yoksa da kafelere, eve, oraya buraya koşup yan gelip yatıyorlar.

Oysa biz zavallı işçi arıla olarak, Ege'nin diğer yakasında sürekli çalışıyoruz. Çalışıyoruz çalışmasına da, kazanamıyoruz ki, gelirimiz düşük, sırtımızı dayayacağımız bir Avrupa Birliği yok.

Orda halk sürekli grev halinde. Sırf grev nedeniyle geçen yıl 2.dönem üniversiteler kapalı kalmış. Çalışan hakkını arıyor, öğrenci hakkını arıyor, zengin de hakkını arıyor, fakir de. Uçaklar grevde, öğrenciler grevde, hizmet sektörü grevde.

Bizde ise grev yaşamımızın içinde değil, grev yapan kişiler hep bizden uzak, bir yerlerde yaşıyorlar.

Yunanistan'da en küçük kasabada bile halk sokağa çıkıyor, civarda bir kafe olsun, bir restoran olsun, lokal yerler mevcut. Halk dışarıda yaşamayı seviyor.

Bizde ise , ev gezmesi denen kavram çok yaygın, aileler genelde ev ziyareti yapar, sokakta buluşulmaz. Daha kapalıyız, karımız kızımız sokaklarda fazla takılmaz.

Sonra bir de adamlar zevkli kardeşim. Şunu düşündüm, ülkemizde güzel ne varsa ecnebiler yapmış. İzmir'de, Ayvalık'da, İstanbul'da güzel olan evler hep "Rum Evi" .

Güzel şeyler inşa etmeyi, temiz tutmayı biliyorlar. Yunan adalarına gidiyorsun mesela, mis gibi pırıl pırıl. Merak ediyorum, o adalar bizim olsaydı nasıl olurdu diye?

Bizim de güzel yerlerimiz var. Olmaz mı? Ama bizde genel bir bakımsızlık, bir çirkin yapılaşma var.

Farkımız şu mu acaba: Onlar Bizans'ın torunları, biz göçebe bir halkız. Ya da onları Hristiyan, biz Müslümanız.

Fakat şöyle de bir durum var: Bizde kime sorsan nerelisin diye, mutlaka kökeninde bir Makedon'luk, Bulgarlık, Yunan'lık , bir avrupailik bulursun. Yani tam anlayamadım bu yaşamda Türk kime denir? Sanırım sosyoloji, tarih konularında zayıfım, o ayrı.

Tam da şu anda Türkiye- Yunanistan basket maçı var.

Hadi bakalım ...

29 Ağustos 2010 Pazar

Planlar, planlar, planlar

"Bir sonraki adımı düşünmeden geçirdiğin tek bir zaman dilimi dahi var mı?" diye sordu beni en yakından tanıyan dostum.

O sorudan sonra, benim hep bir sonraki adımı düşünerek geçen zamanım masaya yattı. O bir şey dedi, ben bir şey dedim, bir kez daha farkettim, kafamda hep planlar, programlar, bir sonraki aşamada ne olacaklar...

Ben de istiyorum sonrayı düşünmeden savrulmayı, ben de istiyorum planların olmadığı bir beyne sahip olmayı.

Sarhoşken pek bir güzel savrulurum, hatta biraz da fazla savrulurum. Ama diğer zamanlarımda hep kafamda programlar, düzenlemeler, plan kırıntıları gider gider gelir.

Böyle olduğum için sistematik ve düzenli yaşarım, başıma beklenmedik saçmalıklar gelmez. İşimi de çok iyi yaparım, çünkü işim planlamaktır benim.

Yine böyle olduğum için bilinmezlikten korkarım, gerilirim, sürüklenmek istemem.

Eşimse bayılır plansızlığa, böyle bir denge tutturmuş gider geliriz senelerdir.
Onu tanıdıktan sonra farkettim bu huyumu, bir yandan avantaj olarak görürken, diğer yandan da büyük sıkıntı olarak görüyorum son zamanlarda.

Değişmeye çalışıyorum, suyu akışına bırakmaya çalışıyorum, sakinleşmeye çalışıyorum.

19 Ağustos 2010 Perşembe

Sevmek ve Diğerleri


Bu ara ayrılmalara takmış durumdayım sanırım. Çevremde sık sık bir ayrılma haberi duyar oldum. Her duyduğum haberde ayrı üzülüyorum, sanki ayrılan benmişim gibi, içim buruluyor.

Herkes mutlu olsun istiyorum galiba, sevgi kelebeği miyim :)

Değilim de, durum değişiklikleri bana göre değil pek. Radikal kararlar veren insanlara şaşırmam ve bu insanları bu duruma iten nedenleri düşünmem, işte tam da bu yüzden.

Eski insanlara bakıyorum (böyle denir ya), mutsuz da olsalar, mevcut hayatlarını bir şekilde daim ettirmişler, başka çareleri olmadığından olsa gerek, "o insanı" bir ömür boyu çekmişler.

Anneannem ve dedem çok mu mutluydu? Anneannem, dedeme pek o kadar da bayılmazdı ama ayrılmayı da hiç düşünmediğine eminim. Bunun gibi birçok örnek var o dönemin hayatlarında.

Şimdiyse, kadınlar daha güçlü, tarafların tahammül limitleri düşük, fedakarlık yapmak istemiyorlar. Çoğu insan mecbur olduğu için "idare etmeyi" istemiyor. Zaten özünde bakarsanız evlilik / sadakat / fedakarlık gibi kavramlar insan doğasına ters ve gücü olan yeni nesil insanları daha kolay gidiyor.

Bir bakıma haklılar da, hayat kısa ve o hayatı huzur içinde yaşamak bir o kadar önemli, o zaman bir insana adanmak niye? Bir defter kapanır, yenisi açılır.

Bir diğer açıdan bakacak olursak, sevgi devam ettiği müddetçe, evlilik içten gelerek devam eder, fedakarlık yapmaktan gocunmazsın, sadık olmaksa zaten doğal olarak gelir.

O zaman kafamda şu soru oluşuyor: Yeni neslin güçlü insanları, gücü bulunca sevgiyi kolay mı kaybeder oluyor?? Eğer öyleyse o zaman ayrılmak yine saçma, çünkü aynı şekilde bulunan bir başka sevgi de aynı hızda kaybedilebilir. Sonuç şu oluyor: tüketim toplumu olmuşuz, herbir şeyi hızla tüketiyoruz.

Ayrılık ve Ötesi


Bana sorsan çok uyumlu bir çift, ortak zevkleri, arkadaşları var.

Birlikte olduğumuz onca zaman içinde birbirlerine bağırdıklarını, saygısızlık yaptıklarını hiç duymadım. Uzun zamandır evliler, artık öyle bir hal almış ki, sanki gözümde ikisi bir bütün.

Çocukları yok evet, ama bu zamanda çok duyuyorum çocuk istemeyen evli çiftleri, zaten çocuk işi akıl işi değil kimine göre, hak da veriyorum bir açıdan.

Geçenlerde telefonum çalıyor, açıyorum, esas kız arıyor, biraz havadan sudan konuştuktan sonra aniden diyor ki "biz ayrılıyoruz, o evden ayrıldı".

Bir an donup kalıyorum, ne desem ki , "hayırlısı olsun" mu desem "çok üzüldüm" mü desem?

Her şey bir saçma, en sonunda içimden geleni söylüyorum "çok şaşırdım".

Gerçekten çok şaşırıyorum, bana göre hiç ayrılmayacak bir çift. Ama yok işte, ayrılıyorlar.
Her ikisini de ayrı ayrı severim, nolucak ki şimdi? İkisiyle görüşsen bir türlü, görüşmesen başka türlü, bilemiyorum davranış şeklimi? Öyle kaldım.

Sonra ortak arkadaşlarımıza veriyolar bu haberi yavaş yavaş .

Öğrenenler şaşırmıyor, onların ayrı dünyaları olduğunu, çok farklı olduklarını, özlerinde uyumsuz olduklarını söylüyor herkes.

O zaman durup düşünüyorum, ben mi görememişim gerçeği? Zaten tüm sinyaller bu ayrılığı işaret ediyormuş da benim mi gözlerim böylesine körmüş? Acaba çevremdeki kişileri nasıl görmek istersem öyle mi görüyorum? Objektif mi değilmişim ki bir ben bu kadar şaşırmışım?

Kimbilir ne zor günler geçiriyorlar, kolay mı 9 senelik evliliği bitirmek?

Fi tarihinde bir yazı yazmıştı Ece Temelkuran, hiç unutmamışım, demişti ki "birini bırakmıyorsun ki bıraktığında, kendinin onunla tanımlanmış halini de bırakıyorsun aslında. Kendinin o kabuğunu bırakmak kolay mı?"

Kolay değil elbet, eminim ki berbat bir dönem onlar açısından, ikisi içinde ayrı ayrı üzülüyorum, umarım diyorum yeniden kurarlar hayatlarını, mutsuz bir yaşamı sürdürmek çok daha yıpratıcı çünkü.

13 Ağustos 2010 Cuma

Yandım Yandım


Bu sıcaklar ve nem içimi yedi, tüketti.

Sonbahar geldiğinde, sabah serinliğini içime çekeceğim, taptaze havada kendime geleceğim.

Kış geldiğinde "çokk üşüyorum, dondum, hemen yaz gelsin" demeyeceğim.

Oh ne güzel eldiven, atkı, şapka, şemsiye dörtlüsü ile mutlu mesut yaşayacağım. Sarıp sarmalanıp gezeceğim.

Soğuk iyidir, soğuk candır, kandır, sağlıktır.

Sıcaklar bitirdi bu sene beni, beynim sulandı, düşünemez oldum.
Neyse ki işe başladım, 24 derece oda sıcaklığında arada üşüyerek yaşıyorum, koşarak evde klimanın önüne atıyorum kendimi.

Bu yılın en doğru yatırımı klima olmuş, onu anladım.

Onu anladım anlamasına ama bu yazdan pek de bir şey anlamadım :)

3 Ağustos 2010 Salı

Eski Tas Eski Hamam


Amann, ne bekliyordum bilmiyorum. Bir değişiklik beklediğimi sanmıyordum ama işyerine gidince her şeyin aynı olduğunu görmek beni hayal kırıklığına uğrattı. Hala da kendime gelebilmiş değilim.

Nedense işe gidince neşe çığlıkları savuracağım günler geçireceğimi sanmıştım.

Tamam ilk gün gittim, herkeste bir heyecan, hoşgeldin kutlamaları filan. Pek bir memnun oldum.

Sonra yavaş yavaş işlere giriştim ve bir baktım ki hep aynı şeyler, hep aynı noktadayız.

Keşke başka işlerle uğraşsaydım ama yine çalıştığım konular aynı, beni arayan insanlar aynı, sorunlar aynı.

Değişiklik istiyorum ben, sıkıldım hep aynı şeylerden. Demotiveyim bu nedenle. Şartları değiştiremedikten sonra, elindekiyle mutlu olabilmeli insan. Bunu biliyorum ama içten içe sıkılıyorum da. Bir işim olduğu için şanslıyım da biraz yenilik olsaydı be kardeşim. Birkaç heyecan verici proje filan başlasaydı bari.

İyi ki operasyonel bir bölümde filan çalışmıyorum diye kendimi avutayıp, kıçımı kırıp yerimde oturmaya devam edeyim en iyisi.

26 Temmuz 2010 Pazartesi

Sayılı Gün Çabuk Geçer




5 ay önce tam da bugün neşe içinde çıktım işten. Önümde evde geçireceğim upuzun aylar, sayısız heyecanlar, kafamda güzel planlar ve en önemlisi yepyeni bir umut vardı.

Ne zaman başladı bu 5 ay, nerede bitti anlamadım hiç.

Kimi zaman çok sıkıldım, bir an önce o gün bitsin istedim, kimi zaman çok güzel vakit geçirdim, hiç işe dönmesem keşke dedim.

Evde olmak, bebek bakmak öyle bir döngü ki, sabah olup aynı şeyleri farklı sırada yapsan bile, koşturmaca içinde öyle bir geçiyor zaman, bir bakmışsın akşamüstü olmuş bile.

Dışarı çıkmayı, gezmeyi çok severim, buna rağmen evde kaldıkça daha da çok kalasın geliyor, kolunu kaldıramaz bir hale geliyorsun, özellikle de bu sıcaklar insanın içini tüketiyor ve canını yiyor.
Bu 5 ayı nasıl geçirdim diye düşünüyorum? Bebekle ilgilenme zamanlarım dışında 1 veya 2 defa film izledim çünkü TV'ye konsantre olamıyorum garip bir şekilde.
Zor konsantre olsam da 10 civarında kitap okudum, mümkün olduğunca da dışarı çıktım/çıktık.
Şunu anladım ki doğum izni, doğum izniymiş, kendine vakit ayırma izni değilmiş. Ev kadını olmak ve bebek büyütmek çalışmaktan daha yorucuymuş. Ev işi çok nankörmüş, tam her şey yerli yerinde diye düşününce yeniden dağılırmış. Evde de zaman çok hızlı akar geçermiş.
Perşembe günü yeniden iş yerinde olacağım, garip bir şekilde heyecanlıyım, ilk isteğim sabah arkadaşlarımla güzel bir kahve içmek ve geyik yapmak.
Bundan sonraki anları şimdiden düşünmek istemiyorum.

21 Temmuz 2010 Çarşamba

Bırakınız Kopsun İpler


Genellikle çevremde olup bitenleri dört gözle takip ederim ve insanları incelemeyi severim. Son zamanlarda farkettim ki hiçbir ilişki tek taraflı olarak kopmuyor. Bir kıl olma durumu varsa karşılıklı oluyor ve insanlar karşılıklı olarak birbirinden uzaklaşıyor.

Mesela, bir arkadaşım işyerindeki başka bir arkadaşımıza kıllanıyor, yaptıkları batmaya başlıyor. Tabi ister istemez araya mesafe koyuyor. Karşıdaki kişi de bunu hissediyor, nedenini sormuyor çünkü genelde insanlar "ne oldu kardeşim, benle sorunun ne?" diyip olayla yüzleşmeyi sevmiyor. Sormasına sormuyor ama o da araya mesafeyi koyuyor. Kıl olan kişi, daha da çok oluyor, diğeri daha da uzaklaşıyor. Bu kısır döngünün sonunda bir bakmışım ki artık bu iki kişi birbirinin suratına bakmaz olmuş, ne yaparsan yap ilişki dağılmış, saçma sapan bir noktaya gelinmiş.

Bugün yine benzer bir hikaye dinledim ve yine şaşırdım.

Şaşırıyorum çünkü iletişimsizlik nedeniyle biten ilişkiler bana göre değil, saçma buluyorum, anlamıyorum.

Ben biriyle derdim varsa bunu ona kibarca da olsa söylemenin yollarını bulurum.

İnsanlar bunu neden yapmıyor? Bence 2 nedeni var: ya karşısındaki kişiyi buna layık bulmuyor, uğraşmak yerine kopmayı tercih ediyor. Ya da sorunlarla yüzleşmek istemiyor, böyle bir gücü yok.

Tamam yapmasın, kurtarmaya çalışmasın, buna çok saygım var. Ama hem bir şey yapmayıp hem de içten içe sinirlenmek, sağda solda bu konuyu konuşmak, kendi kendine kızmak çok anlamsız yıpratıcı değil mi?

Büyüklerimizin bir lafı vardır: Dağ dağa küsmüş, dağın haberi olmamış.

İşte bu misal oluyor durum

20 Temmuz 2010 Salı

Sokak Kedisi'nden Gelen Mim

Sokağımızın Kedisi beni mimlemiş, malum uzunca bir süredir tatilde olduğum için bu konuya ancak zaman ayırabildim.
Mim'in içeriğindeki sorular birbirinden bağımsız, her telden çalmak güzeldir.
Buyrun cevaplarımı :)

Hangi işleri yarım bırakırsın, ya da yarım bıraktığın neler var?
Aslında her işimi yarım bırakırım. Yanlış anlaşılmasın, sonradan tamamlarım mutlaka ama başlar başlamaz bitirmem. Mesela öğrenciyken, aynı gün 3 sınavım varsa, hepsine aynı anda çalışırdım. Birini çalışmayı bitirip diğerine devam etmezdim. Şimdi de bir çok işi paralel, yarım yarım yapıyorum. Genelde hepsini bitiririm, arada bazı kitapları bitiremiyorum son zamanlarda.

Yakın zamanda kaybettiğin biri var mı?
Geçen sene dedemi kaybettik, hastaydı ama yine de çok üzüldüm. Öteki dünyaya gitmese de kaybettiğim bir kişi de oldu.

En ağır bulduğun ve sana dokunan bir yemek var mı?
Sanırım beyin salatası ağır bir yemek, onu yiyemem. Onun dışında iğrenç gözüken tüm ağır şeyleri severim. Midem bir tür çöp tenekesi sanırım :) Kokoreç, işkembe çorbası, midye tava, kebaplar, sebzeler, meyveler, hepsi benim dostumdur.

Cinsellik ve aşk anlamında unutamadığın biri var mı?
Ne yazık ki var veya iyi ki var mı demeliyim.? Zamanında çok sevdiğim, aşık olduğum biri vardı. Şartlar gereği bir araya gelemedik. O artık içimde kanayan bir yara değil, çok uzaklardan gelen bir sızı . O dönemki şarkılar, kokular, hayaller, yemekler hala aklıma gelince kah içim burulur, kah sevinirim. Eskiye dönmek istemem, dönemem de, onu unuttuğuma sevinirim sadece.

Çocukken sevdiğin çizgi filmler?
Clementine'den çok korkar ama bir yandan da çok sever, gözlerimi açıp kapayarak izlerdim.
Taş devri, He-man, Şirinler favorilerim arasındaydı. Bir de adını unuttuğum ama yedi veren gülünü arayan kızı çok severdim.

Blogger'a ne zaman kayıt oldun, kim vesile oldu, nereden duydun?
Ekim 2009'da kayıt oldum, kimse vesile olmadı aslında, nette takılırken .blogspot.com uzantılı sitelere girdim birkaç kez, sonra da özendim. Dedim ki "benim neden bir blog'um olmasın?"

Çok paran olsa ne yapardın?
Bunu kimi zaman düşünürüm ama değişik şeyler bulamam. Sanırım çok param olacağını hayal bile edemeyecek kadar uzağım bu olaya :)
Ama gönlümce gezer, istediklerimin hepsini alır, yatışa geçer ve sevdiklerimin hayatını garanti altına alırım. Bir de en önemlisi ihtiyacı olan başarılı çocukları okuturum.

6 Temmuz 2010 Salı

Müdahale Etme Gözünü Seveyim

Ben çok sıkılıyorum müdahaleci insanların çevremde olmasından. Kurtulmak için haykırmak geliyor içimden, haykıramayacağım için kendimi alkole vermek istiyorum, bunu da tam olarak yapamayacağım için, koşarak kaçıyorum mekandan.

Şimdi ne gerek var ki sürekli olarak, "üşüdün mü, havlunu getireyim", "sivrisinek var mı, içeri gir istersen", "çok güneş var, başına güneş geçecek, şapka giyer misin" tadında cümleler kurmaya.

Bırak bunların hiçbirini yapmasın o kişi ve de gerekirse başına güneş geçsin veya sivriler tüm bedeninin soksun. Sana ne ki , sürekli iyilik yapacak ne var yani.
İnsanları rahat bırak nolursun. Hatta kendini de rahat bırak, sürekli düşüncelerle yorma.

Gerçekten çok yorucu bir durum, tamam çok iyisin, çok hoşsun ama bu halin nedeniyle intihar aşamasındayım diyebiliriz.

3 Temmuz 2010 Cumartesi

Dükkan Kapalı!!


Hesapladım da, en son 98 senesinde 2 hafta tatile gitmişim, amma da yoğun bir insanmışım.

Gören de Genel Müdür falan sanır beni. İlk başlarda staj, arkasından da çalışma hayatı, iş değişiklikleri derken hep birer haftalık tatillerle idare ediyordum.

Aklımda, 2 hafta tatilde olmak gibi bir düşünce bile yoktu.

Ama bu yıl kısmet oldu, yarın itibariyle dükkanı kapatıyorum, bana müsaade.

Ohh umarım biraz da olsa dinlenirim.

Gidip de dönmemek, dönüp de bulmamak var, hakkınızı helal edin dostlar :)

1 Temmuz 2010 Perşembe

Bağımlıyım


İtiraf ediyorum, gerçek bir i-phone bağımlısı oldum. I-phone'um yokken nasıl yaşıyormuşum hatırlayamıyorum bile. Günde onlarca kere Twitter'ı güncelliyorum. Ünlülerle sanal bir dostluk kurdum kendime. Bu sayede, kelebeklerin bu yıl çok yaygın olduğunu, Abdullah Gül'ün oğlunun Harvard macerasını, Adalar Belediye Başkanı'nın pek sevilmediğini, İstanbul'un bazı bölgelerinde yağmurun yağdığını, George Dalaras konserini, Ayşe Özyılmazel'in Alaçatı'da olduğunu öğreniyorum.

Hemen hemen hiç gazete okumuyorum, TV'de haberleri de çok nadir izliyorum. Gündemi i-phone'umun açtığı sanal pencere üzerinden yüzeysel ama çok konuyla takip ediyorum. Twitter'da yazdığı kadarıyla her bir şeyi öğreniyorum. Birkaç saat güncellemediyesem çok şey kaçırdığımı düşünüyorum.

Diğer yandan Facebook'u da defalarca güncelliyorum, kim ne resim yüklemiş hemen görüyorum. Aslında hiç ilgilenmediğim onlarca kişinin bulunduğu Facebook'uma bile bağlandım kaldım.

Arada sırada gazeteleri giriyorum i-phone'dan, ya da takip ettiğim blog'lara.

Bir yandan saçmaladığımı düşünüyorum, bir yandan da kendimi engelleyemiyorum.

Yalnız şunu da belirteyim, birileriyle görüştüğüm zamanlarda i-phone ile ilgilenmiyorum, henüz o kadar delirmedim, ancak arkadaşım tuvalete gitmek için kalktığı esnada hemen elime alıyorum cihazımı, ver elini Twitter, Facebook yapıyorum. Arkadaşım geri gelince hemen cihazı masaya geri koyuyorum.

Bütün bu kullanımım neticesinde, sürekli şarjım bitiyor, sonra da ona buna i-phone şarjlarının ne kadar az dayandığını yakınıp duruyorum :)
Görsel Hk: Resimdeki tipleme de pek gerzek, değil mi ??

25 Haziran 2010 Cuma

Kaçışçı Erkekler


Öncelikle kıza yapışır, sürekli arar sorar, gereksiz bir samimiyet ve ani yakınlaşma içine girer. Görüşelim diye tutturur, kız atlatmaya çalışsa da illa ki görüşelim der, mesaj atar.

Kız da özellikle çekingendir çünkü adamın kötü bir imajı vardır. "Aa o mu, bir ilişki tutturamaz, daldan dala konar" derler adam için. Kız adamı içten içe beğenir ama kendini geri çeker doğal olarak.

Adam o kadar inatçıdır ki, kız en sonunda kız adamın bir teklifini kabul eder, dışarı çıkarlar. Hoşça vakit geçirirler, adam fazla girişkendir, olsun, hoştur da. Sonrasında yine arar kızı, yine bir görüşme, böyle devam eder birkaç sefer. Kızın içinde "belki de bana aşık olmuştur" şeklinde umut filizleri yeşerir içten içe.

Sonra adam aninden pırrrr. Aramaz 2-3 gün. Kızın içi içini yer, mesaj atar, mesaja cevap gelmez.

Bir süre sonra adam yine arar, kız nerede olduğunu sorunca "işlerim vardı, yoğundum" şeklinde antin kuntinler yapar.

Kız onunla güzel vakit geçirir, ama buluşmalar eksiktir çünkü devamını kız asla bilemez.

Adam bir vardır, bir yoktur. Bir yakındır, bir uzak. Bir cesaret vericidir, bir korkutucudur.

Kız hem kopamaz, hem de kıl olur. Yalnızdır ya, en azından bir çeşni diye düşünür. Haklıdır da, ama kafasını da takar.

Böyle bir kısırdöngü içinde geçer zaman.

Bu tip ilişkileri çok duyuyorum son zamanlarda. Anlamıyorum bu adamlar ne yapmak istiyor? Kızı aramadığı zamanlarda ne işler çeviriyor? Ne kadar gereksiz bir yıpratıcı durum sözkonusu. Hele bir de aşık olduysa vay kızın haline.

Karşılıklı aynı hedefe koşan her tür ilişkiyi anlıyorum, ama böyle kızı kendine bağlayıp da ondan sonra kaçışa geçen erkekleri hiç anlamıyorum.

24 Haziran 2010 Perşembe

Başım Çatlıyor


Ne berbat bir illettir şu baş ağrısı, insanın içini yer kemirir.

Tamam kabul ediyorum, diş ağrısı kadar korkunç ızdırabı yok, ama baş ağrısının yeri her zaman ayrıdır.

Uzun zamandır çekmiyordum, unutmuşum.

Bu sabah korkunç bir ağrı ile uyandım, aldığım ilaçlar da kâr etmiyor. Tek çare gözlerimi kapamak, ki kapasam bile sinsi sinsi devam ediyor.

Çok hastalık çeken biri değilim çok şükür ama benim de başımdaki bela "ağrı" işte.

Zaman zaman böyle ağrır durur. Acaba migren miyim diye düşünüyorum ama teşhis konması için doktora gitmek lazım ya, doktorlardan ölesiye hoşlanmadığım ve bir o kadar da üşendiğim için gitmiyorum.

Hiçbir şeye üşenmem ama konu kendi sağlığım olunca dünyanın en üşengeç kişisi olur çıkarım.
Zorunlu olmadıkça doktora gitmeyi sevmiyorum, ne yapayım. Kimse üzerine alınmasın, pek o kadar da güvenmiyorum doktorlara, mecburen inanmak zorunda kalıyoruz ve işimiz biraz da şansa kalıyor.

Bu saçma hava böyle yaptı beni belki de. Tamam cehennem sıcakları yaşanmasın fakat böyle puslu da olmasın hava lütfen ve lütfen 25 derece civarlarında seyretsin.

Başımın ağrısından rahat düşünemez oldum, daldan dala konuyorum, en iyisi gidip biraz uzanayım da gözlerim dinlensin.

Bu arada aklıma gelmişken, ağrıların en kötüsünden biri de kalp ağrısıdır ki bu farklı yazıların konusu olabilir.

Ağrısız günler dilerim (sadece mutlu aşkın sonucu olan mide ağrılarını çekin lütfen)
Görsel Hk: Kızımız da güzele benziyor, yazık ağrımasın başı

22 Haziran 2010 Salı

Ne Kadar Zor


Seviyorum işimi, yıllardır alıştım en basiti. Gidip geliyorum bir şekilde, arkadaşlarımla laflayarak, çalışarak, arada stres olarak geçiyor zaman. Tekdüze, fazla beklentim olmadan geçiriyorum günlerimi. Doğrusu öğrendiğim yeni şey de pek yok, elimin tersiyle yapıyorum işimi.

Yavaş yavaş köreliyor muyum diye düşünüyorum bazen, ofisin güvenli ortamında kala kala dış dünyaya kapatıyor muyum kendimi??

Yeni insanlar tanıyacağım, yeni ortamlarda bulunacağım, yeniden savaşacağım bir işim olsa daha mı iyi olur? Kendimi sevdirmek, kabul ettirmek için biraz uğraşsam, yeni şeyler öğrensem, yeniden başlasam.

Bir diğer yandan da "ne gerek var ki yorulmaya" diyorum. Günün sonunda alacağımız maaşsa eğer, kolayca alsam daha iyi olmaz mı? Aynı maaşı almak için bin tane takla atmaya gerek var mı, git gel işte bir şekilde.

İçimde böyle farklı düşüncelerle savaşıp duruyorum, bakalım savaşın sonu ne olacak?
** Foto hk: Resimdeki ofis ile ilgim yok,

14 Haziran 2010 Pazartesi

Değişime Ayak Direme!!!


Değişime ayak uydurabilmeli insan, sürekli geçmişi yad ederek dövünmek yerine, yeni şartlarla da mutlu olmayı öğrenmeli.

Varolandan daha iyi bir duruma geliyorsak, değişime hemen adapte olabiliyoruz.

Peki ya varolandan daha kötüye gittiysek? Bu durumda "eski güzel günlerin" hayali bizi bırakmıyorsa, sürekli geçmişe dönebilmeyi umuyorsak, işte o zaman hata yapıyoruz demektir.

Ne yazık ki ben bu hatayı hep yapıyorum, hata olduğunu bile bile yapmaya da devam ediyorum, bu konudan muzdaribim.

Kendi elimde olmayan sebeplerden dolayı istemediğim bir duruma düştüysem üzülüp duruyorum. Şartlar değişti ve sevdiğim bir yerden, bir kimseden ayrı düştüysem, bu duruma alışmak yerine eski duruma dönmeye zorluyorum kendimi. Değişmeyeceğini bile bile değiştirmeye çalışıyorum ama nafile, sonunda sadece yıprandığımla kalıyorum, hiçbir şey elde edemiyorum.

Aslında biliyorum ki, her işte bir hayır vardır, bir şey oluyorsa mutlaka bir nedeni vardır. Bunu bilmeme rağmen üzülmekten alıkoyamıyorum kendimi.

Son derece mücadeleciyim, sonuna kadar savaşıyorum elimdeki yeni durumu reddetmek için. Ama şu ana kadar hiç başaramadım, ne olacaksa oluyor.

Yeni felsefemin, yine böyle şartlar nedeniyle ayrı düştüğüm bir dostumdan öğrendiğim gibi "su akar yolunu bulur" olmasını istiyorum. İtiraf ediyorum, başaracağımdan pek umudum yok. Bu özelliğim, ruhumun "arabesk" yönünü simgeliyor.

9 Haziran 2010 Çarşamba

7 Sene Bitti


Bugün benim için önemli sayılabilecek bir gün: Çalışma hayatına başlamamın 7.yıldönümü :)

Zamanın ne kadar çabuk geçtiğinden bahsetmeyeceğim bile, bir açıdan bakınca ne kadar uzun zaman olmuş, artık tecrübeli sayılabilirim, diğer açıdan bakınca sadece 7 sene olmuş.

Her yıl, 9 Haziran günü kafamda bir değerlendirme yapıyorum, deli miyim neyim :)
Geldiğim noktadan memnun muyum, geçen yıllarda neler öğrendim, bundan sonrası için beklentilerim neler şeklinde.

Tecrübeme göre iyi sayılabilecek bir noktadayım, yaşıtlarımdan bir çoğundan daha üst bir konumda sayılabilirim, bu olayın pozitif yönü.

Negatif tarafı ise, iş değiştirmezsem veya düşük olasıklıklı tesadüfler oluşmazsa emekli olana kadar aynı pozisyonda kalabilir, bir süre sonra mutsuzluk yaşayabilirim.

Çalışma hayatımda genel olarak şanslıydım, hep iyi insanlar karşıma çıktı. Evet zamanında kıskanç kadın tripleri atan bir yöneticim vardı, hatta bir diger yöneticim gece 11'e kadar şirkette kalır, hiç çalışmaz, bizim de kalmamızı isterdi ama özlerinde iyi insanlardı, sinsi değillerdi.

Rekabetçi ortamlarda fazla bulunmadım, bu nedenle çalışma arkadaşlarım hep çok iyi insanlardı, birlikte vakit geçirmekten hoşlandığım, ortak veya yakın yaşamları paylaştığım kişilerde aynı işyerinde bulundum.

Herkes gibi ben de pazartesi sendromu yaşadım doğru, ama işe gidince hemen atlattım bu sendromu.

Hayal kırıklıkları da yaşadım elbette ki, ama atlatabildim çok incinmeden.
Bu 7 senede gördüm ki, iş yaşamında yükselmek için çalışkan olmak önemli ama yeterli değil.
İnsan ilişkileri, şans, doğru yerde doğru kurulan ilişkiler çalışmaktan daha da önemli.
Kendine güvenmek ama bunu "kendini bir şey sanmaktan ibaret sanmamak", kendini doğru ifade edebilmek, rahat olmak, sosyal olmak, üstünü saymak astını sevmek, hepsinden önemli.

Özetle ne uzar ne kısalır bir noktadayım, huzur içinde ama Genel Müdür olma şansım olmadan ve kendimi zorlamadan işimi yapmaktayım, gerçek bir memur gibi sabah 09 akşam 18 arası

8 Haziran 2010 Salı

Çocuk Oyuncağı Bir Hayat


Kızla çocuk üniversite yıllarında arkadaştılar, beraber okudukları 4 yıl boyunca gülüp eğlenmiş, farklı kişilerle çıkmış, ilişkilerinde arkadaşlık çizgisini hiç aşmamışlardı.

Çocuk biraz tuhaf biriydi, genelde çevresi ile dalga geçer, bunu açıkça belli eder, pek kimselerle samimiyet kurmazdı, kısacası çok sevilmezdi ama bir yandan da komik biriydi.

Okul bittikten sonra aniden ortadan kayboldu, yurtdışına gittiği duyuldu ama kimse bilmedi ne iş yapıyor, nerede yaşıyor. Herkeslerle ilişkisini tümden koparttı.

Kız da senelerce haber almadı çocuktan. Arada dost sohbetlerinde kendisini ve sivriliklerini anıp kah güldük, kah kızdık, çoğunlukla da unuttuk.

Aradan geçen 6 senenin sonunda aniden çocuk kız ile bağlantı kurdu. Artık çok uzak bir ülkede yaşıyor ve Türkiye'ye sadece tatillerde geliyordu. Bu tatillerin birinde kızla buluştular, bir yemek yediler, sohbet ettiler. Kız şaşırmıştı çünkü cimriliği ile meşhur bu çocuk kızın yemeğini ısmarlamıştı. Tabi ki çocuğu halen "sadece arkadaşı" olarak görüyordu.

Bu yemek sonrasındaki günlerde çocuk yaşadığı ülkeye döndü ve kız ile yeniden aralarına mesafe girdi.

Aylar sonra, kız da işi gereği aynı ülkenin farklı bir şehrine yerleşme kararı aldı, bu kararı kankası olan çocuğa söyledi. Kızın taşınmasının ertesi haftasonu çocuk onu ziyarete geldi.

İlk gün gezip dolaştılar, sıradan şeyler konuşup, sıradan ama eğlenceli bir gün geçirdiler.

İkinci gün çocuk ağzındaki baklayı çıkardı: oraya kadar boşuna gitmemişti.

Düşünmüş taşınmıştı, yaşını başını almış artık evlenme çağı gelmişti. Evlenmek için, senelerdir tanıdığı, geçmişini bildiği, gurbetteki kaderleri ortak bu kızdan daha iyisini bulamazdı. Kısacası kıza evlenme teklifi etti ve kızın da en kısa sürede bir cevap vermesini istedi.

Kız şoktaydı, nasıl yani kankası olan ve 6 sene görmediği bu çocuk birden karşısına çıkıyor ve evlilik gibi ciddi bir konuda karar almasını bekliyordu. Üstelik de teklifini kabul etmezse arkadaşlığınıda keseceğini iddia ediyordu.

Evlilik, aşık olduğun kişi ile bir yeterince zorken, zorlama ve gerekliliklerle mantık çerçevesinde yapılacak bir anlaşma mıdır? Hayat bu kadar basit midir? gibi sorular geldi aklıma bu olayı dinleyince.
Her ne kadar arkadaş olarak yola çıkmış bile olsalar, birbirlerini farklı açıdan bir tanısalar belki aşk noktasına ulaşabilir ve evlenme kararı alabilirler, buna açığım.

Ama evliliğin bu kadar baside indirgenmesine ne yazık ki hiç ama hiç açık değilim.

6 Haziran 2010 Pazar

Bir Suçlu Olmalı!!

Başına gelen bütün kötü şeylerde hep bir suçlu bulmalı mısın?
Ve bulduğun o suçlu hep kendinden başkası mı olmalı?

Bu düşünce şeklini sevmiyorum, en ufak bir tatsız durumda mutlaka bir suçlu olmamalı.
Mesela evden çıkarken cüzdanını unutmuş olma nedenin o sırada arayan arkadaşın olmamalı, sadece "unutmuş olduğun için" o cüzdan evde kalmış olmalı.
Ya da terfi edememe nedenin "yalaka iş arkadaşın" olmamalı.

Suçlamak ne kadar kolay, ohh atıyoruz suçu bir başkasının üzerine, kendimizden memnun memnun yaşıyoruz.
Sürekli başkalarını hatalı, kendimizi kusursuz sanıyoruz.

Ta ki ciddi bir sarsıntı yaşayana kadar...
Şanssız olan kimileri ise o sarsıntıyı hiç yaşamıyor, yüksek egosuyla yaşayıp neden sevilmediğini anlamıyor.

Hayat bu insanlar için ne kadar zor ve yıpratıcı, üzülüyorum böyleleri için ama bir şey de yapamıyorum çünkü çok kapalı oluyorlar eleştiriye!

24 Mayıs 2010 Pazartesi

Marc Levy- Birbirimize Söyleyemediğimiz Onca Şey




Marc Levy, Fransa'da en çok satan yazarlar arasında yer alıyor. Kendisine bir şans vereyim, yeni bir yazar tanırım belki diye düşünerek bu kitabı aldım.

Kitap, babası ile sorunları olan, hatta ilişkileri neredeyse kopmuş olan bir kızın, babasının ölümünden sonra ilişkilerini bir şekilde irdelemesiyle başlıyor.

Baba-kız ilişkilerini, problemlerini, çatışmalarını okuyacağımı düşünerek başladım ama sayfalarda ilerledikçe bambaşka bir noktaya gitti kitap.

Bir yanda kızın geç de olsa babasını anlamayı denemesi, diğer yanda geçmişine yönelik sırların ortaya çıkması ile devam etti.

Kitabı okudukça heyecanım ve sonunda ne olacağını tahmin etme çabalarım arttı.
Klişe olacak ama sade ve akıcı bir dili var kitabın.
Fazla detaya girmeyeceğim, süpriz olsun, okumanızı tavsiye ederim.
Bu sayede Marc Levy'nin diğer kitaplarını da aldım, sırayla okuyacağım.

22 Mayıs 2010 Cumartesi

Kötü Biri


Kötü biri o, içinde kötülük var.
Atsam atamam satsam satamam, hep hayatımda olması gereken ama kendimi ona karşı korumam gereken biri.
İmrenmek tam olarak kötü bir his değildir, imrendiğin kişinin iyiliğini de istersin bir yandan. Kendin yapamasan da, kendin gezemesen de sevdiğin birinin mutluluğuna imrensen de onun iyiliğini istersin ve onun mutluluğu ile mutlu olursun.
Ama kötü niyetli isen, o zaman haset edersin başkalarının mutluluğuna.
Sahip olduklarını görmezden gelip başkalarının sahip olduklarını kıskanırsın, kötü hisler beslersin. Kötü dilekler dilersin başkaları adına, onların mutsuzluğuna sevinirsin.
İşte benim tanıdığım da böyle biri.
Kendisi açısından çok üzücü, bu hislerle huzurlu bir yaşam süremez ne yazık ki, acınası bir halde.
En azından tanıyorum onu, kendisinden fiziksel olarak uzak duramasam da mümkün olduğunca uzak durmaya çalışacağım onun negatif enerjisinden, kötü hislerinden.
Umarım başarabilirim.

20 Mayıs 2010 Perşembe

Havadan Değilmiş


Sabah iç sıkıntısıyla uyanıp hemen havayı suçladım. Havanın kasveti nedeniyle huysuzum, umutsuzum dedim kendi kendime. Ama güneş açtı bana nispet yaparcasına, benim içimse hala umutsuz, huzursuz.

Çok sıkılıyorum bugün, kendimi eğleyecek işler bile bulamıyorum, sanki geleceğe dair bütün umutlarım tükenmiş gibi.

Biliyorum gerçek değil, biliyorum geçecek, yarın iyi bir gün olacak ama bugünü sevmedim işte, hiç sevmedim. İçtiğim taze kahve bile keyif vermedi bugün.
Aklımda Levent Yüksel'in ilk şarkılarından biri:
Gül güneşler doğsun haydi
Bugün iyi bir gün olmalı
Yol ver ürkek sevinçlerine
Bir şans tanı bugün kendine
Yarın iyi bir gün olmalı

14 Mayıs 2010 Cuma

Bonne Chance Pınar Şekerim


Bundan 1 sene önce can dostumu Fransa'lara gelin gönderip içim burkulmuştu. Yaşadığı mutsuz günlerden ve hayal kırıklığından sonra derin bir mutluluğa sahip olduğu için sevinmiş, Fransa'ya gitmesini bağrıma taş basarak neşeyle karşılamıştım.

Fransa dediğin nedir ki, şurası, yakın yer. Gelip gidiyor neyse ki. Her geldiğinde şenliğim oluyor, en derin sohbetlere girmek, en yeni mekanları gezdirmek istiyorum ona.
Gurbette olmak zor, orada yaşarken buraya geleceği zamanı hayal ediyor, buraya tatile gelince oradaki hayatın kolaylığını hatırlıyor.
Gelince sanki hiç gitmemiş gibi, dönünce sanki hiç gelmemiş gibi ...
Kesin dönüş hayalleri kuruyorlar yurtdışındaki bir çok Türk gibi.

Bugün de bir başka can şeker dostumu Amerika'lara uğurladık, New York gibi bir şehire taşındığı için mutlu mutlu bindi gitti uçağa.

Telefonla, internetle sürdüreceğiz dostluğumuzu, gözlerim yollarda bekleyerek ve alışarak.
İçim bir parça buruk, bir parça daha eksik.
Bakalım ne zaman olacak kesin dönüşler ve yeniden kavuşmalar.

10 Mayıs 2010 Pazartesi

Eski Dostum Harry Potter


İlk kitabı o zamanlar 10 yaşında olan kuzenimin kitaplığından alıp okumuştum.

Ardından, o tarihte yayınlanmış olan 3 kitabını peşpeşe okudum.

Sonraları, çıktıkça bütün kitaplarını okudum.

O ne güzel bir dünya, ne güzel maceralardı.

Okuduğum her satırda o dünyayı yaşadım ben.

Hogwarts'ı hayalimde canlandırıp gerçeğe dönüştürdüm. Ron ve Hermione benim dostlarım oldular. Geceleri okulun koridolarında görünmezlik pelerini ile ben de sizinle gezdim.

Ben de bir dönem Snape'e güvendim, Ruh Emiciler benim de ruhumu emdiler, Draco Malfoy ile ben de kavga ettim, "Adı Anılmaması Gereken Kişi" yaklaşınca benim de yara izim acıdı. Profesör Dumbeldore'un ölümüne inanamadım, şişko Dudley ile ben de dalga geçtim. Sirius Black'e yönelik suçlamalar beni de üzdü.

Her anınız beni büyüledi, öyle sevdim ki sizi , balık hafızam unutmadı sizleri, Hogwarts ekspresine binip oralara gelesim var, Gryffindor'un girişindeki Şişman Kadın portresine şifremizi söyleyip yanınızda uyuyasım var.

Harry Potter ve onun dünyası bugün bile gözümün önünde.

Hiç bitmese, hep devam etseydi Harry Potter kitapları. Bugün aniden aklıma geldiniz dostlarım, sizleri seviyorum.

9 Mayıs 2010 Pazar

Hep Gördüğüm Rüya


Yıllardır aralıklı olarak gördüğüm bir rüya bu...

Çok önemli bir sınavım var, okula gitmem gerekiyor ama sürekli bir şeyler oluyor ve gidemiyorum.

Gitmeye çalışıyorum, yola çıkıyorum, asansörü kaçırıyorum, merdivenlerden ineyim diyorum, katlar çoğaldıkça çoğalıyor, dolmuşa biniyorum, trafik akmıyor, iniyorum, yürüyorum. Akşam üstü oluyor, bir türlü ulaşamıyorum, geç kalıyorum, stresten elim ayağım titriyor, uyanıyorum.

Neden sürekli bu kabusu görüyorum?

Geç kalmayı hiç sevmiyorum, her yere vaktinde varmak istiyorum, sürekli bekletiliyorum. Beklemekten sıkılmıyorum, beklediğim zaman yeterince sert tepki vermediğimden olsa gerek, herkes beni bekletebiliyor. Geç kalacağım zaman stres oluyorum, geç kalma nedenim bir başka kişiyse ona çıkışıyorum.

Hayat kısa, geç kalsam ne olur, ne önemi var, bırak hayat yavaş yavaş aksın.

7 Mayıs 2010 Cuma

Büyümek


Nasıl de iğreti duruyordu, o yüksek topuklu son moda ayakkabıların üzerinde.
Belli ki ilk kez böyle bir ayakkabısı olacaktı. Annesi ile gözgöze geldi ve ekledi "Anne, ben bunların üzerinde nasıl yürüyeceğim?"

14-15 yaşlarındaydı yani hayatının en tanımsız döneminde. Ne çocuktu, ne de genç kız.

Gözlerine baktım, öylesine masumdu ki.
Biliyorum ki çok güzel bir genç kız olacak. Topuklu ayakkabıların üzerinde upuzun bacakları ile yürümeye çalışıyor. Dişlerinde tel var evet, çok biçimsiz bir yüzü var, ama inanıyorum ki çok güzel olacak, umarım o pırıl pırıl saçlarını boyatmaz azıcık kendine güveni gelince.

Umarım o saçları hep öyle sağlıklı kalır.
Geçen gün bir ayakkabı mağazasında gördüğüm genç kızdan bahsediyorum.
Annesi ile 8.sınıf mezuniyet töreni için kıyafet-ayakkabı arayışı içine girmiş.
Aklıma kendi ortaokul mezuniyetim geldi.
Hani ne çocuk, ne büyük olduğunuz o anlamsız yıllar var ya.
Hemen açıp resimlerimize baktım. Hepimiz nasıl da çirkiniz, nasıl da biçimsisiz.
O yıllarda güzel olan çok az kişi tanıyorum. Henüz yüzlerimiz oturmamış. Büyümek istiyorum ama "Aaa ne kadar büyümüşsün, genç kız olmuşsun" dediklerinde utancımdan yerin dibine giriyorum. Makyaj yapmak istiyorum ama dikkat çeker diye utanıyorum, yapamıyorum.
Kaşlarım kalın görünüyor gözüme, aldırmak istiyorum ama çekiniyorum.
Tüm bunları düşünürken bir de bakıyorum ki yıllar geçmiş ve artık ne yapsam doğal karşılanıyor, artık büyümüşüm.

5 Mayıs 2010 Çarşamba

Benim Tatilim


İlk gün, çok kısa sürse de bir yabancılık çekiyorum. Özellikle de henüz güneş yüzü görmemişsem ve çevremde bronz tipler varsa üzerimdeki çıkarıp bikini ile kalınca kendimi ortam dışı hissediyorum ama 15 adakika içinde bu hissim geçiyor.

İkinci günden itibaren yavaş yavaş uzaklaşmaya başlıyor düşüncelerim, ilerleyen günlerde düşünemez oluyorum, beynim bomboş kalıyor. Tek derdim ne yiyeceğim, ne içeceğim, ne okuyacağım ve ne dinleyeceğim oluyor.

Tatilden bahsediyorum.

Deniz tatillerinde, bir önceki gece geç de yatmış olsam vakitlice kalkmayı severim.
Kahvaltı sonrasında kendimi plaja atıp bütün bir gün boyunca yatarım.

Sabahları 11:00 dolaylarında mutlaka bir türk kahvesi içerim, özellikle Penguen, Leman gibi dergileri okurum.

Arada denize girer çıkarım, getirdiğim tatil kitabımı okurum, şezlonga söylenen çizburger ve o tarz şişmanlatıcı öğle yemeğimi yerim, i-pod dinlerim, denize ve iskeledekilere bakarım ve sürekli yatarım. Arada eşimle veya varsa arkadaşlarımla konuşurum.
Aktivite yapmayı hiç sevmem, mümkünse yerimden sadece denize girmek için kalkarım. İçim yanınca ice tea içmeyi severim.

Akşamüstleri ya bir bira içerim, ya da güzel bir alköllü kokteyl.

Günün son saatlerine kadar şezlongumdan kalkmam, artık akşam olduğunu farkedip yerimden kalkar odaya atarım kendimi.

Her gün bu rutinle geçer ama hiç sıkılmam.

Tatili özledim ben!!!!!

1 Mayıs 2010 Cumartesi

Elimizdekinin Kıymetini Bilmek


Bunca yıldır dilediğimce uyurdum. İstediğim saatte yatar, genelde de uykumu alarak kalkardım.

Ohh ne güzel, kesintisiz uyurdum. Meğersem gün gelecekmiş uykuya hasret kalacakmışım.

Elimizdekilerin değerini onu kaybedince anlıyoruz gerçekten. Nereden bilirdim uykunun bu kadar kıymetli olduğunu.

Ah ahh kimbilir ne zaman şöyle kesintisiz 8 saat uyuyacağım :)
Tamam mutluyum, ne yapayım bu da geçici bir süreç, gün gelecek bitecek ama benim gibi uyku düşkünü bir insana müstahak mıdır bu ey dostlar?

Kesintisiz uykular dilerim hepinize

28 Nisan 2010 Çarşamba

İlişki Fazlalıkları


Yeni yeni büyümeye başladığım ve annemle gezdiğimiz günlerin birinde bir kadın ile karşılaşmıştık.

Annem ve kadın birbirine sarılmış ve hararetli bir sohbete girmişlerdi. Onlar ayrıldıktan sonra, annem, bu kadının üniversitede yakın arkadaşı olduğunu, aynı arkadaş grubu içinde yer aldıklarını, beraber gezdiklerini anlatmıştı. Yıllardır görüşmediklerini, bağlantılarının koptuğunu da eklemişti.

O zaman bu olayı çok yadırgamış, "annem de çok vefasızmış, insan hiç arkadaşlarıyla kopar mı, ben böyle yapmayacağım, ilişkilerimi sürdüreceğim" demiştim.

Aradan yıllar geçti, okul yaşamımda güzel dostluklarım oldu. Dostlarımın yanısıra aynı ortamda bulunduğum arkadaşlarım da oldu, her cuma okul çıkışında beraber "Pano" ya gittiğim, koyu sohbetlerin döndüğü, hep görüşeceğimi sandığım arkadaşlarım.

Gün geldi iş yaşamlarımız başladı, evlilikler başladı, hatta çocuklar doğdu ve ben bir baktım ki "arkadaş" larımla bilinçli olarak artık görüşmez veya çok az görüşür olmuşum.

Sanıyordum ki tüm hayatlarımız birlikte geçecek, hep birlikte gezeceğiz. Ama gerçek dünya böyle değilmiş, öğrendim.

Gerçi devir değişti, artık Facebook var, istesek de kopmak çok zor ama paylaşımlar azaldı, ortak zamanlar yaratmak imkansızlaştı.

Vakit ayırılması gereken konular arttı ve ben farkına vara vara, bu arkadaşlarımdan uzaklaştığımı farkederek uzaklaştım, pişman değilim çünkü tüm ilişkileri taşıyacak gücüm yok, çünkü yıllar geçtikçe farklı çevrelerde yeni ilişkilerim de oluyor.

"Dost" dediklerim halen hayatımda yer alıyor ve biliyorum ki kopmayacağız, çünkü bir eleme yapmışım kafamda ve geri kalanlara ayıracak zamanım hep var.

Bugün, hayali kadehimi dostluğa kaldırıyorum.

25 Nisan 2010 Pazar

Yeni Zamanlar


Bahar geldi, önümüz yaz.

Doğa yeniden doğuyor, laleler açtı, erguvanlar açmıştır heralde (ne zamandır görmedim Boğaz'ı).

Güneş pırıl pırıl, hava mis gibi, çimenler yemyeşil, deniz ışıl ışıl.

Ağaçlarda beyaz çiçekler, duru bir gökyüzü.

Yılın en güzel günleri.

Yaz hazırlıkları başladı: serinletici yaz içkisi reklamları, erken rezervasyon fırsatları, yazlık mekan tanıtımları, satışa çıkan açık ayakkabılar, askılı bluzlar, bikiniler.

Her yıl baharın gelişini Kalpazankaya'ya giderek kutlarız, yaza da yine Kalpazankaya'da veda ederiz.

Kalpazankaya Restoran'da yemek yeriz önce uzun uzun, sonra da kayanın tepesine çıkıp i-pod eşliğinde denize bakar, sohbet eder, oturur otururuz.

Çok özeldir benim için orada geçen anlar, en sevdiğim yerlerden biridir bu dünya üzerinde.

Bu yıl baharın gelişini farklı bir şekilde kutladık, Kalpazankaya biraz beklesin :)

Siz de kutlayın baharın gelişini; kendi mutluluklarınızla kutlayın.

Sonra yaz olsun ama zaman yavaş geçsin, tadını çıkaralım, mutlu olalım.

Yaşasın yeni zamanlar...

22 Nisan 2010 Perşembe

Fi Tarihindeki İznik Gezisi


"İznik'e kim gider ki tatile ?" demiştim, eşimin İznik'e gitme önerisini duyunca.

Kendisi zamanında kalabalık bir arkadaş grubu ile gitmiş ve öyle güzel bir tatil geçirmiş ki, bir kurban bayramında tutturdu İznik'e gidelim diye.

Araştırmacı kişiliğimi ortaya çıkararak hemen bir inceleme yaptım İznik hakkında.

Bir baktım, kasabada görülmesi gereken bir sürü tarihi eser var, Roma hamamı mı desen, antik tiyatro mu desen, obelisk mi desen, ne ararsan var.

Kafamda küçük bir Roma canlandı, heyecan fırtınasına tutuldum daha gitmeden. Yaşasın dedim, Avrupa'ya gidemedik ama megersem ülkemizde bir Roma varmış

Sene 2007, aylardan Aralık, yanımıza kafa dengi 2 arkadaşımızı aldık, oralarda bulamayız falan diye bagaja şarapları yükledik, çıktık yola.

Kısa sürede İznik'e ulaştık. İznik gölü kıyısında yer alan yörenin en güzel oteline yerleştik ve hemen keşif turuna çıktık.

Bayramın 1.günündeyiz. Önce tarihi eserleri gezelim dedik, motiveyiz ya.
Tabi ilk anda hayal kırıklığı başladı, antik tiyatro desen, yazık birkaç kalıntıdan ibaret. Obelisk ise tarlaların arasında kuş uçmaz kervan geçmez bir noktada, terkedilmiş bir çubuk
Neyse dedik bari yemek yiyelim. Oranın en meşhur et restoranı "İmren" ne yazık ki bayramın ilk günü nedeniyle kapalıydı. Sokaklar ise bomboştu, tüm halk ev ziyaretlerinde veya evlerin arka bahçesinde kurban kesiyordu, içimiz kalktı.

O kadar terkedilmiş bir hali vardı ki İznik'in, aynı gece Bursa'ya gitmeyi bile düşündük.
Sonunda çaresizlik içinde odalarımıza çıkıp kendimizi şarapla avutup delice sarhoş olduk.
O sarhoş kafayla otelin restoranında yayın balıklarımızı mideye indirince keyfimiz yerine gelir gibi oldu, neyse dedik bari bir gece kalalım.

Ertesi sabah ise harika başladı, göl o kadar dingin, hava o kadar berraktı ki, otelin sahiplerinin bisikletlerine atlayıp göl kıyısında gezintiye çıktık. İznik gölü çok özel bir göl bence, sonsuz bir dinginliği var, küçük dalgalar renk renk ışıklandırıyor gölü.

Bir önceki gün kapalı olan İmren Restoran, bayramın 2.günü açılmıştı, kendimizi öğle yemeğini yemek için restorana attık. Orada yediğim nefis ızgara pirzolaların, köftelerin tadı hala damağında. Tatlı olarak sunulan ekmek kadafının üzerindeki kaymak, kadayıfın kendisi kadardı. Öyle bir yedik ki , mide fesatına uğrayacaktık az kalsın. Sadece o yemek için bile İznik'e gidilir, ben böyle lezzet görmedim.

Öğleden sonra hamamları ve diğer tarihi eserleri gezdik, çinilerin yapıldığı atölyelere girip çıktık, bu kez çok keyif aldık, neşe içinde İznik sokaklarında dolandık, birçok anlamsız takı satın aldık.

Tatil boyunca her boş anımızda soluğu göl kıyısında aldım, göle taş attım, sonsuz dinginliği içime çektim, doğa ile kucaklaştım :)
Getirdiğimiz tüm şarapları mideye indirip yarı sarhoş olarak akşamları rakı-balık yedim.
Dönüşte Bursa üzerinden İstanbul'a ulaştık. İznik-Bursa yolu sağlı sollu ağaçlarla çevrili cennet gibi bir yol, dinlediğimiz harika müziklerle o yoldan geçişimiz dün gibi aklımda.

Başta facia ile başlayan İznik gezisi, hayatımın en hoş tatillerinden biri olarak aklımda kaldı, umarım yolum bir gün yine oralara düşer.