9 Haziran 2010 Çarşamba

7 Sene Bitti


Bugün benim için önemli sayılabilecek bir gün: Çalışma hayatına başlamamın 7.yıldönümü :)

Zamanın ne kadar çabuk geçtiğinden bahsetmeyeceğim bile, bir açıdan bakınca ne kadar uzun zaman olmuş, artık tecrübeli sayılabilirim, diğer açıdan bakınca sadece 7 sene olmuş.

Her yıl, 9 Haziran günü kafamda bir değerlendirme yapıyorum, deli miyim neyim :)
Geldiğim noktadan memnun muyum, geçen yıllarda neler öğrendim, bundan sonrası için beklentilerim neler şeklinde.

Tecrübeme göre iyi sayılabilecek bir noktadayım, yaşıtlarımdan bir çoğundan daha üst bir konumda sayılabilirim, bu olayın pozitif yönü.

Negatif tarafı ise, iş değiştirmezsem veya düşük olasıklıklı tesadüfler oluşmazsa emekli olana kadar aynı pozisyonda kalabilir, bir süre sonra mutsuzluk yaşayabilirim.

Çalışma hayatımda genel olarak şanslıydım, hep iyi insanlar karşıma çıktı. Evet zamanında kıskanç kadın tripleri atan bir yöneticim vardı, hatta bir diger yöneticim gece 11'e kadar şirkette kalır, hiç çalışmaz, bizim de kalmamızı isterdi ama özlerinde iyi insanlardı, sinsi değillerdi.

Rekabetçi ortamlarda fazla bulunmadım, bu nedenle çalışma arkadaşlarım hep çok iyi insanlardı, birlikte vakit geçirmekten hoşlandığım, ortak veya yakın yaşamları paylaştığım kişilerde aynı işyerinde bulundum.

Herkes gibi ben de pazartesi sendromu yaşadım doğru, ama işe gidince hemen atlattım bu sendromu.

Hayal kırıklıkları da yaşadım elbette ki, ama atlatabildim çok incinmeden.
Bu 7 senede gördüm ki, iş yaşamında yükselmek için çalışkan olmak önemli ama yeterli değil.
İnsan ilişkileri, şans, doğru yerde doğru kurulan ilişkiler çalışmaktan daha da önemli.
Kendine güvenmek ama bunu "kendini bir şey sanmaktan ibaret sanmamak", kendini doğru ifade edebilmek, rahat olmak, sosyal olmak, üstünü saymak astını sevmek, hepsinden önemli.

Özetle ne uzar ne kısalır bir noktadayım, huzur içinde ama Genel Müdür olma şansım olmadan ve kendimi zorlamadan işimi yapmaktayım, gerçek bir memur gibi sabah 09 akşam 18 arası

8 Haziran 2010 Salı

Çocuk Oyuncağı Bir Hayat


Kızla çocuk üniversite yıllarında arkadaştılar, beraber okudukları 4 yıl boyunca gülüp eğlenmiş, farklı kişilerle çıkmış, ilişkilerinde arkadaşlık çizgisini hiç aşmamışlardı.

Çocuk biraz tuhaf biriydi, genelde çevresi ile dalga geçer, bunu açıkça belli eder, pek kimselerle samimiyet kurmazdı, kısacası çok sevilmezdi ama bir yandan da komik biriydi.

Okul bittikten sonra aniden ortadan kayboldu, yurtdışına gittiği duyuldu ama kimse bilmedi ne iş yapıyor, nerede yaşıyor. Herkeslerle ilişkisini tümden koparttı.

Kız da senelerce haber almadı çocuktan. Arada dost sohbetlerinde kendisini ve sivriliklerini anıp kah güldük, kah kızdık, çoğunlukla da unuttuk.

Aradan geçen 6 senenin sonunda aniden çocuk kız ile bağlantı kurdu. Artık çok uzak bir ülkede yaşıyor ve Türkiye'ye sadece tatillerde geliyordu. Bu tatillerin birinde kızla buluştular, bir yemek yediler, sohbet ettiler. Kız şaşırmıştı çünkü cimriliği ile meşhur bu çocuk kızın yemeğini ısmarlamıştı. Tabi ki çocuğu halen "sadece arkadaşı" olarak görüyordu.

Bu yemek sonrasındaki günlerde çocuk yaşadığı ülkeye döndü ve kız ile yeniden aralarına mesafe girdi.

Aylar sonra, kız da işi gereği aynı ülkenin farklı bir şehrine yerleşme kararı aldı, bu kararı kankası olan çocuğa söyledi. Kızın taşınmasının ertesi haftasonu çocuk onu ziyarete geldi.

İlk gün gezip dolaştılar, sıradan şeyler konuşup, sıradan ama eğlenceli bir gün geçirdiler.

İkinci gün çocuk ağzındaki baklayı çıkardı: oraya kadar boşuna gitmemişti.

Düşünmüş taşınmıştı, yaşını başını almış artık evlenme çağı gelmişti. Evlenmek için, senelerdir tanıdığı, geçmişini bildiği, gurbetteki kaderleri ortak bu kızdan daha iyisini bulamazdı. Kısacası kıza evlenme teklifi etti ve kızın da en kısa sürede bir cevap vermesini istedi.

Kız şoktaydı, nasıl yani kankası olan ve 6 sene görmediği bu çocuk birden karşısına çıkıyor ve evlilik gibi ciddi bir konuda karar almasını bekliyordu. Üstelik de teklifini kabul etmezse arkadaşlığınıda keseceğini iddia ediyordu.

Evlilik, aşık olduğun kişi ile bir yeterince zorken, zorlama ve gerekliliklerle mantık çerçevesinde yapılacak bir anlaşma mıdır? Hayat bu kadar basit midir? gibi sorular geldi aklıma bu olayı dinleyince.
Her ne kadar arkadaş olarak yola çıkmış bile olsalar, birbirlerini farklı açıdan bir tanısalar belki aşk noktasına ulaşabilir ve evlenme kararı alabilirler, buna açığım.

Ama evliliğin bu kadar baside indirgenmesine ne yazık ki hiç ama hiç açık değilim.

6 Haziran 2010 Pazar

Bir Suçlu Olmalı!!

Başına gelen bütün kötü şeylerde hep bir suçlu bulmalı mısın?
Ve bulduğun o suçlu hep kendinden başkası mı olmalı?

Bu düşünce şeklini sevmiyorum, en ufak bir tatsız durumda mutlaka bir suçlu olmamalı.
Mesela evden çıkarken cüzdanını unutmuş olma nedenin o sırada arayan arkadaşın olmamalı, sadece "unutmuş olduğun için" o cüzdan evde kalmış olmalı.
Ya da terfi edememe nedenin "yalaka iş arkadaşın" olmamalı.

Suçlamak ne kadar kolay, ohh atıyoruz suçu bir başkasının üzerine, kendimizden memnun memnun yaşıyoruz.
Sürekli başkalarını hatalı, kendimizi kusursuz sanıyoruz.

Ta ki ciddi bir sarsıntı yaşayana kadar...
Şanssız olan kimileri ise o sarsıntıyı hiç yaşamıyor, yüksek egosuyla yaşayıp neden sevilmediğini anlamıyor.

Hayat bu insanlar için ne kadar zor ve yıpratıcı, üzülüyorum böyleleri için ama bir şey de yapamıyorum çünkü çok kapalı oluyorlar eleştiriye!