24 Haziran 2010 Perşembe

Başım Çatlıyor


Ne berbat bir illettir şu baş ağrısı, insanın içini yer kemirir.

Tamam kabul ediyorum, diş ağrısı kadar korkunç ızdırabı yok, ama baş ağrısının yeri her zaman ayrıdır.

Uzun zamandır çekmiyordum, unutmuşum.

Bu sabah korkunç bir ağrı ile uyandım, aldığım ilaçlar da kâr etmiyor. Tek çare gözlerimi kapamak, ki kapasam bile sinsi sinsi devam ediyor.

Çok hastalık çeken biri değilim çok şükür ama benim de başımdaki bela "ağrı" işte.

Zaman zaman böyle ağrır durur. Acaba migren miyim diye düşünüyorum ama teşhis konması için doktora gitmek lazım ya, doktorlardan ölesiye hoşlanmadığım ve bir o kadar da üşendiğim için gitmiyorum.

Hiçbir şeye üşenmem ama konu kendi sağlığım olunca dünyanın en üşengeç kişisi olur çıkarım.
Zorunlu olmadıkça doktora gitmeyi sevmiyorum, ne yapayım. Kimse üzerine alınmasın, pek o kadar da güvenmiyorum doktorlara, mecburen inanmak zorunda kalıyoruz ve işimiz biraz da şansa kalıyor.

Bu saçma hava böyle yaptı beni belki de. Tamam cehennem sıcakları yaşanmasın fakat böyle puslu da olmasın hava lütfen ve lütfen 25 derece civarlarında seyretsin.

Başımın ağrısından rahat düşünemez oldum, daldan dala konuyorum, en iyisi gidip biraz uzanayım da gözlerim dinlensin.

Bu arada aklıma gelmişken, ağrıların en kötüsünden biri de kalp ağrısıdır ki bu farklı yazıların konusu olabilir.

Ağrısız günler dilerim (sadece mutlu aşkın sonucu olan mide ağrılarını çekin lütfen)
Görsel Hk: Kızımız da güzele benziyor, yazık ağrımasın başı

22 Haziran 2010 Salı

Ne Kadar Zor


Seviyorum işimi, yıllardır alıştım en basiti. Gidip geliyorum bir şekilde, arkadaşlarımla laflayarak, çalışarak, arada stres olarak geçiyor zaman. Tekdüze, fazla beklentim olmadan geçiriyorum günlerimi. Doğrusu öğrendiğim yeni şey de pek yok, elimin tersiyle yapıyorum işimi.

Yavaş yavaş köreliyor muyum diye düşünüyorum bazen, ofisin güvenli ortamında kala kala dış dünyaya kapatıyor muyum kendimi??

Yeni insanlar tanıyacağım, yeni ortamlarda bulunacağım, yeniden savaşacağım bir işim olsa daha mı iyi olur? Kendimi sevdirmek, kabul ettirmek için biraz uğraşsam, yeni şeyler öğrensem, yeniden başlasam.

Bir diğer yandan da "ne gerek var ki yorulmaya" diyorum. Günün sonunda alacağımız maaşsa eğer, kolayca alsam daha iyi olmaz mı? Aynı maaşı almak için bin tane takla atmaya gerek var mı, git gel işte bir şekilde.

İçimde böyle farklı düşüncelerle savaşıp duruyorum, bakalım savaşın sonu ne olacak?
** Foto hk: Resimdeki ofis ile ilgim yok,

14 Haziran 2010 Pazartesi

Değişime Ayak Direme!!!


Değişime ayak uydurabilmeli insan, sürekli geçmişi yad ederek dövünmek yerine, yeni şartlarla da mutlu olmayı öğrenmeli.

Varolandan daha iyi bir duruma geliyorsak, değişime hemen adapte olabiliyoruz.

Peki ya varolandan daha kötüye gittiysek? Bu durumda "eski güzel günlerin" hayali bizi bırakmıyorsa, sürekli geçmişe dönebilmeyi umuyorsak, işte o zaman hata yapıyoruz demektir.

Ne yazık ki ben bu hatayı hep yapıyorum, hata olduğunu bile bile yapmaya da devam ediyorum, bu konudan muzdaribim.

Kendi elimde olmayan sebeplerden dolayı istemediğim bir duruma düştüysem üzülüp duruyorum. Şartlar değişti ve sevdiğim bir yerden, bir kimseden ayrı düştüysem, bu duruma alışmak yerine eski duruma dönmeye zorluyorum kendimi. Değişmeyeceğini bile bile değiştirmeye çalışıyorum ama nafile, sonunda sadece yıprandığımla kalıyorum, hiçbir şey elde edemiyorum.

Aslında biliyorum ki, her işte bir hayır vardır, bir şey oluyorsa mutlaka bir nedeni vardır. Bunu bilmeme rağmen üzülmekten alıkoyamıyorum kendimi.

Son derece mücadeleciyim, sonuna kadar savaşıyorum elimdeki yeni durumu reddetmek için. Ama şu ana kadar hiç başaramadım, ne olacaksa oluyor.

Yeni felsefemin, yine böyle şartlar nedeniyle ayrı düştüğüm bir dostumdan öğrendiğim gibi "su akar yolunu bulur" olmasını istiyorum. İtiraf ediyorum, başaracağımdan pek umudum yok. Bu özelliğim, ruhumun "arabesk" yönünü simgeliyor.